20 Temmuz 2015 Pazartesi

Ateş ki ne ateş!

"Duydun mu Suruç'u?" dedi.
"Duydum" dedim.
"Benim yaşımda çocuklar hepsi" dedi.
Yutkundum.
Sustuk karşılıklı. Sonra kapattık telefonu.
Anlamıştık birbirimizi...

Orada o da olabilirdi.
Bu ateş bizim ocağımıza da düşebilirdi.
Şimdilik düşmediyse de, çok kısa bir zaman sonra düşmeyeceğini kim garanti edebilirdi?

22 yaşında bir delikanlıdan bahsediyorum size.
Asgari ihtiyaçları karşılanan, bu zamana kadar kimseye muhtaç olmayan, iyi sayılabilecek bir eğitim alan, aldığı eğitimin hakkını vererek iyi bir üniversitede mühendislik okuyan bir delikanlı.
Çocukluğundan beri memleketteki kargaşaya bir anlam veremeyen, yurt dışına çıktığında gördüğü hayatın niçin burada yaşanmadığını irdeleyen, kendisi dışındakilerin farklılığını sadece insani davranışlarla nitelendiren bir genç.
Uçlarda değil, ortada bir genç.
Gençliğine yakışacak kadar neşeli, zaman zaman tembel, zaman zaman söz dinlemez, zaman zaman heyecanlı, zaman zaman da umursamaz.
O dönemlerde çoğumuzun olduğu gibi yani.

Yaşananlar onu da büyütüyor şimdi.
Gözlerinin ardına bir hüzün gelip yerleşiyor.
Artık o da gelecek korkusuyla endişeleniyor.
Oysa ne kadar kolaydı hayat onun için...
"Anne ne yemek var?", "Gömleğimi ütüledin mi?", "Hoca da taktı bana bu aralar!"...
Evden uzakta yaşamaya başladığından beri Suruç'a ya da eylem yapılan bir yere gitmemiş olmasının başına bir hâl gelmemesini sağlamayacağını biliyor.
Her an her yerde o da burun buruna gelebilir böyle hain bir vak'ayla.
Otobüste, metroda, yolda, mağazada...
Azrailin soluğu hep ensesinde.
O memleketin keşmekeşinde, benim yüreğim hep onun peşinde.
Takip edemezsin, kontrol edemezsin, zincirleyemezsin.
Olacak her ne olacaksa.
Hepsini bildiğin için de yüreğin hep pır pır...

Suruç'a giden çocuklar da onun benzeriydi ihtimal.
Barış isteyen, düzen isteyen, en uzaktaki bir canın bile insanca yaşamasını isteyen.
Ki yüklenmişler oyuncakları, neşe içinde çıkmışlar yola.
Anlaşılan o ki;
Onlar bu tatlı telâşedeyken karanlık dehlizlerde yapılmış kanlı planlar.
Tüm "kutsal" kavramlarla zihni yıkanmış bir genç de dahil edilmiş içine.
Bağlanmış üzerine bombalar, salınmış ortaya.
Sonuç;
Basın açıklaması esnasında kameralar önünde korkunç bir patlama.
"Show"sa "show", hem de en "reality"sinden...
****
Şimdi yaptığım;
Ölen gençlere kahrolurken içlerinde kendi canımın olmadığına sevinmekten utanmak.
Yaralı kurtuldu denilen çocukların bundan sonraki hayatlarının asla eskisi gibi olmayacağını bilmek.
Ve bilmek ki; oradaki her çocuk demek arkalarında büyük birer aile demek.
****
Ya devlet?
Ya hükûmet?
Ya politika?
Ya politikacılar?
Daha edecek misiniz kavga?
Daha çekişecek misiniz?
Ne zaman bırakacaksınız egolarınızı bir tarafa?
Ne zaman sıyrılacaksınız hırslarınızdan?
Daha kaç çocuk sonra?
****
Orta Doğu bir cehennem...
Siz de şeytanın elini tuttunuz bir kere değil mi?

19 Temmuz 2015 Pazar

İçelim güzelleşelim...


Güzelleşmek(!) uğruna yaşanan kaçıncı felaket bu bilmem.
Bu kez ökseye yakalanan kurban henüz on altı yaşında gencecik bir kız.
Bir haberde yazdığına göre; Batman'da internet üzerinden satın aldığı zayıflama ilacını kullandığı öne sürülen Rumeysa Doğu rahatsızlanarak hastaneye kaldırılmış...
Gültepe Mahallesi'nde oturan Rümeysa, zayıflama ilacını ailesinden gizli içmeye başlamış. Bir süre sonra rahatsızlanan Rumeysa'yı ailesi tedavi için özel hastaneye götürmüş. Ancak yapılan muayene ve tahliller sonucunda genç kızın rahatsızlığına teşhis konulamamış.
Beş gün önce durumu ağırlaşan genç kız babası tarafından Batman Bölge Devlet Hastanesi'ne götürülmüş. Baba, kızının çantasından kimliğini çıkarırken ilacı tesadüfen görmüş.
Hastanelerde ağrısı kesilip eve gönderilen Rumeysa en son kalbinden rahatsızlanmış. Gerekli tahliller yapılsa da yine bir sebep bulunamamış. Bu tedaviden üç gün sonra ise Rumeysa fenalaşmış ve kalbi durmuş.
Rumeysa şu anda bir hastanenin yoğun bakım ünitesinde solunum cihazına bağlı şekilde tedavi görüyor.
****
Bu ve benzeri olayların irdelenmesi gereken ne kadar çok boyutu var biliyorsunuz değil mi?
Olur olmaz her şeyde vatandaşının başına çöken devletin bu ve benzeri durumlardaki umursamazlığı mı desem, yetersizliği mi desem, kanunlardaki açıkları bir türlü kapatamaması mı desem?
Bir insanın hayatına kast edebilecek bir ürünü imal eden mi desem? Ürüne destek veren yan sanayi mi desem? Onu pazarlayan her türlü sanayi mi desem?
16 yaşında bir genç kızın "ölümüne zayıf", "ölümüne güzel" olması gerektiğini pompalayan kozmetik sanayi mi desem?
O yaştaki bir genç kızı çaktırmadan kontrol etmesi gereken ebeveynler mi desem?
Ne tarafından tutsan elinde kalıyor doğrusu.

Öncelikle ürünler el altından değil, basbayağı internet üstünden satılıyor.
Hangi siteyi açsan küt diye karşına çıkıyor, kapatana kadar hâl oluyorsun.
Satılmadan önce bir güzel üretiliyor.
Yurt dışından geliyorsa da bir güzel ithal ediliyor.
Ne üretim aşamasında, ne ithalat aşamasında, ne de satış aşamasında kimseden tık yok.
Ferah feza işliyor düzen. Tıkır tıkır...
Ürün alıcıya ulaşıncaya kadar herkesin kesesine üç-beş bir şeyler giriyor.
Bizse herhangi bir AVM'nin kontrol noktasından geçerken dahi çantamızı açıp güvenliğe uzatıyoruz. Alışverişlerde aldığımız ürünün üzerinde alarm kalmasın diye ölümüne dikkat ediyoruz.
Aman vergimizi vaktinde ödeyelim, aman aidatımızı aksatmayalım, aman cezaya kalmayalım...
Yoksa biliyoruz ki o minicik borç faizini katlaya katlaya dağ gibi dayanacak kapımıza.
Ve biliyoruz ki alacak mevzu bahis olduğunda devlet ziyadesiyle "hassas"...

Gelelim olayın "feminen" boyutuna...
Kadın milletini bilirsiniz, her zaman en az 5 kg fazlası vardır. Saçını beğenmez, kaşını beğenmez.
Hiçbir şey bulamazsa yüzünün diğer tarafını beğenmez. Hele de büyüme çağındaki bir ergen, bedeninin her santimetrekaresini milim milim inceler ve tek bir milimini dahi beğenmez.
Bir de üzerine medya sürekli "güzellik abidesi" kızları ve "yakışıklılıkta zirve yapmış" erkekleri sokar gözüne. Ki aslında fotoğraflarından hayran olduğu her kim varsa neredeyse tümü şopludur. O ise fotoğrafta gördüklerinin hep öyle yaşadığını var sayar. Ah işte çocukluk...
Hem bilmez ki güzellik dediğin dayatılan ölçülerde değil, kendi özünde...
"Fazla önem verdiğin zaman güzellik bir çıkmaza dönüşebilir. En beklemediğin anda sana çelme takar, seni göklere, daha da yükseklere çıkarır ve sonra ansızın yere bırakır. Bütün dikkatini ona yönelttiysen bu düşüş gerçekten bir felakete dönüşebilir. George Cukor'ın dediği gibi, insanın kim olduğunu kabullenmesiyle ve bilinçle yarışabilecek hiçbir güzellik yoktu." demiş dünya güzeli Sophia Loren.
Zamanında onu da burnu fazla uzun, yüzü fazla basık, çenesi fazla küçük diye beğenmemişler üstelik. Epey ilerlemiş yaşına rağmen o her haliyle güzel bir kadın...
Hadi bakalım, gel de anlat bunu bütün gününü ayna önünde, pardon cep telefonu kamerası önünde geçiren ergene...
"Oysa ki güzellik içten dışa yansıyan bir ışık hüzmesi" demişim "Gençlik iksirini buldum" başlıklı yazımda.
Ve detay detay tarif etmişim güzelliği...

Konunun ebeveyn tarafı çok karışık.
Bilinçsiz ailelerin çocukları kadar bilinçli ailelerin çocukları da kaptırıyor kendisini bu girdaplara. Hatta daha beterlerine.
Ergenlik döneminde vücudun kimyası değişiyor malum. Kontrol mekanizması sıfırlanıyor. İnsan ergen karşısında ne yapacağını şaşırıyor.
Sıksan bir türlü, serbest bıraksan başka türlü. Dengeyi tutturacağım derken ip cambazına dönüyor insan.
Aşırı kontrolcü olarak yaftalanmak da var işin ucunda, aşırı duyarsız olarak da.
Tek hedef bu zor günleri hasarsız atlatmak...
Ama nasıl?
Her çocuk bir diğerinden o kadar farklı ki?
****
Her insanın bir hassas yanı, bir yumuşak karnı var.
Kimisinin güzellik, kimisinin fakirlik, kimisinin eğitimsizlik, kimisinin esaret.
Kişinin ek yerini bulan kurnazlar oradan başlıyorlar vurmaya.
Kısa yoldan güzellik,
Kısa yoldan zenginlik,
Kısa yoldan diploma,
Kısa yoldan özgürlük vaat ediyorlar.

Kısacası önce "eksiklik" kavramı yaratıyorlar, sonra da eksikliği yüzüne çarpıyorlar.
Bir adım ötesinde de "telafi edelim" diyorlar.
Tabii ki bu telafi kimsenin kara kaşına kara gözüne, babasının hayrına değil.
Onun da bir bedeli var.
Genelde de tuzağa düşen insanlar bu bedeli canları ile ödüyorlar...

18 Temmuz 2015 Cumartesi

Periscope'un Özgeriscope'u

Hükûmet kurma çalışmaları çat orada çat burada yapılırken ve kulis yazıları ve tahminler ardı ardına patlatılırken ve başından beri inandığım üzre adım adım erken seçime yaklaşılırken ve ben bu konuda yazacak pek bir şey bulamazken, en iyisi gelin ben sizi bambaşka bir dünyaya götüreyim.
Yakın çevrem bilir, bu aralar gözüm elimdeki telefonda sürekli bir şeyler izleyip duruyorum. Çok zaman kulağımda kulaklık, bir elim de ekranın üzerinde sürekli kayıyor. "Ne yapıyorsun, ne izliyorsun?" diyenleri de ortak ediyorum ekranıma. Bazen bir toplu taşıma aracında, bazen markette, bazen kuaförde...
İzlemekle kalmıyor, ekrana bir şeyler de yazıyorum arada.
Laf aramızda; telefondan ekran görüntüsü yakalamak için verdiğim mücadele ise görülmeye değer.
"Nedir bu iş, uzatma da anlat" derseniz;
Özge Ersu Periscope'u kullanmaya başladığından beri onunla dünyayı geziyorum.
Hani birisi bir yere gidip döndüğünde deriz ya; "Yediğim içtiğin senin olsun, gezdiğin gördüğün ne varsa sen onları anlat" diye, hah işte Özge de kendine özgü anlatımıyla anlatıyor hepsini bizlere bir bir.

Önce Periscope nedir onu anlatayım isterseniz.
Dünyada yaşayan insanların tümünün bir denizaltında yaşadığını ve bazılarının da zaman zaman denizaltının dışındaki dünyayı görmek için suyun yüzüne bir periskop çıkarmak isteyebileceğini düşünen birileri Periscope.tv uygulamasını icat etti.
Mart 2006 yılında hayata geçen Twitter, Mart 2015'te bünyesine kattığı Periscope'u resmi olarak kullanıcıların hizmetine sundu. Periscope'u yaratan takım ise Periscope için şunları söylüyor: "Bir yılı aşkın bir süre önce başkasının gözünden dünyayı keşfetme fikrine hayran olduk. Bu çılgınca gelebilir, ama biz ışınlanmaya yakın bir şey yaratmak istedik. Olayları ve yerleri keşfetmenin bir çok yolu varken, biz bir yeri o anda canlı video aracılığıyla yaşamaktan daha iyi bir yol olmadığına inandık. Bir resim bin kelimeye değer olabilir, ancak canlı bir video seni alıp anında o yere götürüp çevreyi gösterebilir."
Gençler yine bir icat çıkartmış işte.
Periscope'un sitesinde bu icadı çıkartan ekibe bakınca ve Kıdemli Güvenlik Sorumlusu Scotch ile Güvenlik Stajyeri Lola'yı da ekibin içinde görünce, bu ekip daha çok icat çıkartır diyor insan.
İşte Periscope böyleyken böyle.

Gelelim Özgeriscope'a;
Her yeni icadı alıp balçık haline getirenlerin dışında, layıkıyla ve hakkını vererek kullananlar da var elbet.
Özge Ersu'nun Özgeriscope'u da bu anlayışla hemen sıyrılıyor diğerlerinin arasından. Bol ödüllü Profesyonel Turist Rehberi, Gezi Yazarı, Radyo Programcısı, Belgesel Yapımcısı ve İçerik Yöneticisi birisi olarak farklı bir şey de beklemiyorduk zaten kendisinden.
Birkaç aydır misafirlerini gezdirdiği ülkelerden kısa kısa yayınlar yapıyor ve bizleri de gezilere dahil ediyordu.
Geçtiğimiz günlerde yaptığı tatilinde kaldığı otelin altını üstüne getirmekle kalmadı, Parasailing'den gerçekleştirdiği yayında bizlere Sarıgerme-Dalaman'ın muhteşem görüntülerini de yaşattı. Yetmedi, otelde program yapan Asım Can Gündüz'ü canlı canlı dinlememizi sağladı.
Misafirlerini gezdirmeye kısa bir ara verdiği bayram öncesinde ise o meşhur valizini kaptığı gibi kendisini havaalanına attı ve serin bir yerlere kaçtı.
Son birkaç gündür de bizlere bir yandan İskandinav ülkelerinin serinliğini yaşatıyor, öte yandan engin bilgisiyle her sokağın, her binanın, her limanın öyküsünü anlatıyor.
İsveç'te Stockholm sokaklarından Norveç'in fiyordlarına, Kopenhag'ın kanallarından Geilo'nun çimen kaplı çatılarına, Oslo'nun Opera Binası'ndan Breivik'in katliam yaptığı Utoya Adası'na giderken bizleri de peşinde sürüklüyor.
Kopenhag'da yaptığı tekne gezisinde kanalların altından geçerken biz de başımızı eğiyoruz, kanalın alçak tavanına adeta elimizle dokunuyoruz. Sahilde bir kayanın üzerine zarifçe kıvrılmış Deniz Kızı'nın öyküsünü dinlerken kendisine el sallıyoruz.
Özge Opera Binası'ndaki yayınında tökezleyip düşünce yüreğimiz ağzımıza geliyor, ardından 'geçmiş olsun' dileklerimizi sıralıyoruz.
Özge Ersu bir yandan o anda sorulan soruları cevaplarken, bir yandan da görüntüleri en iyi açıdan yakalamaya çalışıyor.
Araya "maydanoz" olmaya çalışanları ortamdan uzaklaştırmak da cabası.

O bu yayınları yaparken ve biz de bu yayınların arşivlenmesi gerektiğini düşünürken, o bunu da yapmış.
Her zamanki gibi biz uyurken çalışmış, bu yayınları bir yerde toplamış ve izlenmeye açmış.
Üzerine de şöyle yazmış;
TÜM DÜNYADA BELGESELCİLİĞİN KURALLARI YENİDEN YAZILIP TANIMLANIYOR!
Özge Ersu ile Kısa Dünya Belgeselleri Başladı
Değerli Dostlarım,
Tüm dünyada belgesellerin, belgeselciliğin tanımı, özellikleri ve içeriği hızla değişiyor. Son bir senede alınan yol ise inanılmaz! Mobil bilgi ağlarının video ve ses yayınlarını taşıyabilecek, iletebilecek altyapıyı neredeyse çoğu yerde yeni sağlamaya başlaması ile artık daha dinamik, etkileşimli ve özellikle izleyicilerin de paylaşıma katkı sağlayabildiği bir dünya seriliverdi önümüze.
Klasik anlamda ön araştırma isteyen geleneksel belgeselcilik formatı belirli konularda bir süre daha etkisini sürdürecek olsa da, turistik içerik göz önüne alındığında, tematik televizyon kanallarının hantal yapım planlaması, zaman kayıpları, bütçeleme, ekip kuruluşu, çekim süreçleri, montajlama ve yayın dönemi geride kalıyor. Günümüzde kimsenin bu uzun hazırlık, bütçelendirme, ekip kurma, tüm bu parametreleri bir araya getirme, yapım ve çekim sonrası yayın sürecini bekleyecek sabrı yok.
Özellikle anlık paylaşım son derece önemli ve heyecanlı. Bir yapımcının 'o anda' bulunduğu yer, yaşadığı ve gördüğünü kendi birikim ve deneyimi ile birleştirerek hemen canlı yayına verebilmesi, izleyicilerin bu yayından ‘anında' haberdar olup bağlanması, anlatıcının sorularını yanıtlaması, belki de akışı akıllıca isteklere göre hemen değiştirip buna uyum sağlayabilmesi çok daha değerli. Elbette hepsinin üzerinde, değişmeyen tek gerçek var, içerik! Anlatmaya, izletmeye, dinlemeye ve görmeye değer olmayan, sıkıcı bir içeriğin artık hiç şansı yok.
Günümüzde zaman çok değerli, bilgi herkesin parmağının ucunda. Konuşurken tekleyen, sürükleyemeyen, akademik içerikle ilgi çekemeyen, yuvarlak, içi boş sözler kullanan, zaman geçiren, eksik bilgi ile yetersiz kalan sunucuların çağı geride kalıyor. Koşullar şimdi bu kulvarda olanlar için son derece acımasız. İşte burada içeriği ortaya koyan yapımcının bilgi derinliği, açılımlara olan hızlı tepkisi, alt ve yan konularla ilgili profesyonelliği en önemli unsur olarak öne çıkıyor.
Artık izleyici, beklemeden, aynı heyecanla, gerçek zamanlı olarak bu paylaşıma ortak oluyor, sorular soruyor, içeriğe katkıda bulunuyor. Böylesine bir açılımdan heyecan duymayan olabilir mi?
İşte turizm ve radyo belgeselciliğinde bol ödüllü profesyonel turist rehberi, gezi yazarı, radyo programcısı, belgesel yapımcısı ve içerik yöneticisi Özge Ersu, alanında öncü olarak, şimdilik Twitter sunucuları üzerinden desteklenen ‘Periscope' yazılımı ile bu konuda bir ilke imza atıyor.
Yılın yaklaşık iki yüz günü dünyanın değişik ve heyecanlı coğrafyalarında gezen ve kendine özgü zengin içeriği ve anlatımı eşliğinde konuklarını gezdiren Özge Ersu ile, birikim ve deneyimlerini görüntülü paylaştığı bu canlı yayınlarda siz de artık nefes kesen bu içeriğe ve deneyime ortak olabilirsiniz. Çünkü belgeselcilik, yayın prensipleri ve dünya değişiyor. Siz de bu değişimde yer almak ister misiniz?
Özge Ersu'yu Periscope (iOS, Android ve Windows) ile #ozgeersu hesabı ile izleyin / takip edin, bu heyecana seyirci kalmayın, ortak olun, etkileşimli olarak paylaşın!
****
Küçük bir uyarı;
Özge'yi dinlerken nasıl bu kadar çok şey bildiğine şaşırabilirsiniz.
"O bir profesyonel, bilecek elbet" demeyin.
Mesele bilmekten ve öğrenmekten ziyade öğrendiklerini hatırlayabilmekte.
Bilgisayarındaki 8 terabyte'lık arşivinde yaklaşık 1 milyon 600 bin müzik eseri barındıran bir insanın zihninin terabyte'ını da varın siz hesap edin...
****
Değişen dünyaya ayak uydurup gelişmeleri anında yakalayanların dünyası artık burası.
Açıkçası; Özge Ersu çok uzak olmayan bir zamanda gezegenlerin birinden de yayın yaparsa şaşırmayacağım...
Geçtiğimiz Şubat ayında kendisiyle "80ksen Dakikada Dünya Turu" yapmış ve bu konferansı 'Özge ile 80ksen dakika'ya dünyayı sığdırdık' başlığı altında anlatmıştım hatırlarsanız.
Gidişata bakıyorum da; seneye Şubat ayında vereceği konferansta bu turun vaktini 8 dakikaya indirir belki, ne dersiniz?

16 Temmuz 2015 Perşembe

Tatil tatil olalı

Birkaç gün önce ani bir kararla üç günlüğüne arkadaşımın yazlığına gitmeye karar veriyorum. Yarım saat içerisinde 22:30 saatli biletimi alıyor ve sonrasında otobüse bineceğim terminale otobüs saatinden 10 dakika önce gidiyorum. Benim terminale gidişimden 5 dakika sonra otobüsün rötar yapacağı bilgisi geliyor telefonuma. Eyvallah edip aradaki bir saati bir şeylerle oyalanarak geçiriyorum. Saat 23:30 olduğunda görevli arkadaş otobüsümün geldiğini söylüyor.
Güzel, tam vaktinde.
Hemen atlıyorum tabii. Arabada pek kimseler de yok, bilet numaramı da her zaman olduğu gibi arkalardan özenle seçmişim. Araç hareket etmişken ve ben de yerime yerleşmeye çalışırken bir yandan da bilet aldığım otobüsün iç yerleşimi ile bu otobüsün iç yerleşiminin aynı olmadığını dile getiriyorum muavine.
"Araç mı değişti?" diye soruyorum. Onun şaşkın bakışlarını görünce "Bu araç Bodrum'a gitmiyor mu?" diye soruyorum. "Hayır, İzmir" diyor. "Şaka yapıyor olmalısınız" diyorum.
Yapmıyorlarmış.
"Marmarabirlik Terminali'nde bırakın beni, arkadan gelen kendi otobüsüme binerim" diyorum. Merkezle ve diğer araç ile telefonlaşıyorlar, "Gerek yok, nasılsa sizin araç da İzmir Terminali'ne girecek, orada kendi aracınıza geçersiniz" diyorlar.
"Tamam" diyorum ve İzmir'e kadar gayet rahat geliyorum.
İzmir'de araçtan inip kendi aracımı beklemeye başlıyorum.
Bir buçuk saat kadar sonra aracım geliyor. Ah, o da ne! Araç terminale girmeden gayet umursamaz bir şekilde basıp gidiyor...
"Hey, nereye!" derken, ardından bir tane daha geliyor. O da terminale girmeden kırmaz mı direksiyonu otobana doğru. Neyse ki elemanlar yakalıyorlar bu otobüsü. Baba'dan dönerek gelip beni alıyor. (Bu aracın şoförü olan arkadaş Kuşadası'nda da şaşırıyor yolu)
Oh, çok şükür.
Gün ağarırken tıngır mıngır çıkıyoruz yola. Ben yine inatla kendi numaramda yolculuk ediyorum. Bu aracın da tek tük yolcusu var. Uyumaya çalışıyorum ama aracın bir garip sesi var. Takırtılar vs. Bu arada Bodrum'da beni bekleyen Sabiha da meraklarda.
Hedefe yaklaşmışken ve Sabiha ile telefonda bunu konuşuyorken bir anda karşımda muavini görüyorum, bana adeta uzaklardan gelen bir sesle diyor ki;
"Sizi önümüzdeki araca alacağız".
"Nasıl yani?"
"Bu araç bozuldu da!"
"Hoppalaaa!"
Neyse, yine sinirlenmiyorum. Artık iş iyice eğlenceli bir hale geldi.
Elimde bilet var ama ben henüz o bilete ait olan aracı ulaşamamışım. O araç dışındaki araçlarda gezip duruyorum.
"Demek biletim olmasa da buralara gelebilirmişim" diyorum.
Neyse;
Son olmasını dilediğim araca geçince bu kez ön koltuğa oturuyorum. Yarım saat içerisinde de Turgut Reis'te karşılanıyorum.
****
Yaklaşık 12 saat süren bu yolculuk boyunca bana bu macerayı yaşatan ve (Diyarbakır'a da olabilirdi) Bodrum'a ulaştıran Nilüfer Turizm'e sevgilerimi ve teşekkürlerimi sunuyorum.
Yanlış anlamayın, ironi yapıp çaktırmadan laf çakmıyorum.
Şikâyet etmiyorum kısacası.
"Benim bir işim normal giderse sonra ne anlatacağım ben değil mi ama?" diye düşünüyorum.
Çok keyifli geçen üç günün sonunda kaptan şoförümüz, sevgili komşum Sabiha'nın eşi olan Hüseyin Ağabey sayesinde "İnsan kuş misali" diyerek altı saatte varıyoruz evimize.

Şimdi ben;
Balıklarla yüzmenin hazzını yaşamış, Ege güneşinde epey bir bronzlaşmış, 'tesadüfün iğne deliği' karşılaşmalara şaşırmış ve gündemden öyle böyle değil, çoook uzak kalmış bir haldeyim.
Memlekette ne oldu bitti hiç bilmiyorum.
Öğrendiğim zaman yazmaya devam edeceğim...
****
Bu arada;
Tatil için yoldaysanız ya da yola çıkacaksanız, yani araçla ilişkiniz her ne boyuttaysa, lütfen kemer konusunu atlamayın.
Ön koltuk, arka koltuk demeden takın.
N'olmaz n'olmaz... Siz kemeri takın ve ondan sonrasını bırakın Allah'a...
Hepimize İyi Bayramlar.

Kısa not;
Gelecek seçimlerde Akyarlar Muhtarlığına adaylığımı koyabilirim.
Vallahi şahane bir yerdeydi muhtarlık...

11 Temmuz 2015 Cumartesi

Çin Maçin

Bir Çin muhabbetidir gidiyor günlerdir. Her niyeyse Çin'in Uygur Türkleri'ne ettikleri zulüm ısıtılıp ısıtılıp servis ediyor.
Kim etti, kime etti, ne zaman etti bilinmiyor.
En hunhar fotoğraflar, en vahşi videolar, en damardan yazılar burnumuza dayanıp gözümüze sokuluyor...
Bu atarlanmalar ha bugün biter, ha yarın biter derken baktık biteceği yok, üstelik gittikçe daha da alevlenmekte.
Çinli niyetine Koreli kovalayan mı ararsınız, Çin lokantasını basarak mekânın Türk sahibini zarar uğratıp, bir Uygur Türkü olan çalışanını Çinli niyetine hırpalayan mı?
Komik miyiz neyiz anlamadım.
Devlet Bahçeli de bazı ülkücü grupların Çin lokantalarına ve Çinli zannettikleri 'çekik gözlü' turistlere yönelik, neredeyse lince varacak, fiili saldırıları için; "Hem Koreli ile Çinliyi ayırt edecek özellik nedir? Çekik göz... Baktı ki ikisi de çekik göz... Fark eder mi efendim?" dedi, bu dedikleri de gitti Güney Kore'de gündeme yerleşti.
Çin devleti bir yandan vatandaşlarını Türkiye için uyarıyor. "Kesinlikle protestoları filme almayın ya da yaklaşmayın. Ve mümkünse dışarıda tek başınıza gezmemeye çalışın."
Sosyal medya bu vahim durumun geyiğini yapmadan durur mu hiç?
Buyrun bir tanesi; "Çin hükumetinden açıklama geldi. 'Rahat olun bizi tanımıyorlar''"
Doğru. Bizim için eni sonu hepsi "Tatar Ramazan"...
Tayland ve Çin Büyükelçilikleri önündeki gösterilerin özneleri kim belli değil...
Cumhurbaşkanımız da kısa bir zaman sonra Çin yolcusu.
Hadi bakalım ayıkla şimdi "pirincin" taşını...
****
Biz Çin deyip duruyoruz da; Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü ve Türk Folklorü Ana Bilim Dalı'ndan Prof. Alimcan İnayet'in araştırmasında söylediğine göre; (yine diyeceğim) Çinliler, Qin Shi-huang döneminden sonra, hiçbir zaman kendi ülkelerine "Çin" dememişler. Kendi ülkelerini "Zhong-guo", "Zhongyuan" adlarıyla ifade eden Çinlilerin etnik adı da "Çinli" değil, "Han" imiş. Prof. İnayet, Divanü Lugati't-Türk'te geçen "Çin", "Maçin" ve "Tawgaç" adları hangi coğrafi alanları ifade ediyor bir bir anlatmış.
Günümüzün Çin Halk Cumhuriyeti ise en kalabalık nüfusu, en ucuz iş gücü ve en ucuz ve en dandik ürünleri ile meşhur.
Nereye baksan Çin Malı.
Herkesin evinde Çin Malı.
Herkesin elinde Çin Malı.
"Çin Malı" lafı da tüm kalitesiz ürünlerin üzerine yapıştı kaldı.
Bu arada Çin, mallarının kalitesini arttırıp ekonomide devleşme yolunda uygun adım yürüyor.
İki bin çalışanı olan bir Çin şirketinin bu iki bin kişiyi vardiyalı çalıştırdığını ve yatakhanesinde bin yatak bulundurduğunu söylersem üretimin ne kadar "seri" olduğunu bir nebze de olsa anlatmış olabilirim değil mi?
Kalabalık nüfusu ancak böyle istihdam ediyorlar demek.
Daha fazla kalabalıklaşmamak için de üreme  politikalarını epey insafsız uyguluyorlar.
Biz üç çocuk dayatmasında iken onlar üçün birine ancak izin veriyorlar. Es kaza ikinci çocuğuna hamile kalmaya gör...
Kendini korumak için kendi halkına dahi "sert" uygulamalar getiren bir devletten bahsediyoruz kısacası...
Ötekilere ne yapmaz?
****
Dünyanın neresinde olursa olsun yapılan bir zulme insanlık namına tepki vermemiz en doğal hakkımız, hatta hiçbirisine tepkisiz kalmamalıyız...
Da;
Eğri oturup doğru konuşalım,
Böyle sefil tepkiler verirken bilgi ve kültür yoksunluğumuzla kendi ayağımıza sıkıyoruz gibi geliyor bana.
Elin çekik gözlüsünü bir başına kıstırmak kolay.
Yapacaksan Çin Mallarını kullanma da kendi esnafına kepenk kapattırma.
Yılların oyuncakçısı Fatoş gibi pek çok firma Çinliler sebebiyle değil, Çin mallarına tamah eden kendi vatandaşları sebebiyle battı.
Sen hâlâ elinde sopayla Çinli kovala...

8 Temmuz 2015 Çarşamba

Doluşun doluşun

"Kemeri kafanıza takmayın, yerine takın" diyerek araç içinde kemer takmanın önemine dikkat çekmeye çalışırken, bir aracın 80 km/s ile hızla duvara çarpması sonucunda can kaybı olabileceğini söylüyoruz aslında.
O anlarda neler mi oluyor araçta, buyrun:
* Çarpışmadan 26 milisaniye sonra ön tamponlar araca gömülür. Araç kendi ağırlığının 30 katı kadar bir kuvvetle frenlenir. Sürücü ve yolcular kemer ile bağlı değiller ise 80 km sürat ile araç içinde harekete devam ederler.
* 39 milisaniye sonra sürücü koltuğuyla beraber 15 cm öne doğru fırlamıştır.
* 44 milisaniye sonra sürücü göğüs kafesiyle direksiyona çarpar.
* 50 milisaniye sonra araç ve içindekiler üzerinde etkiyen yavaşlatıcı kuvvet 80 G'ye ulaşır (yani kendi ağırlıklarının 80 katı büyüklükte bir kuvvet üzerlerinde etkir)
* 68 milisaniye sonra sürücü 9 TONLUK bir kuvvetle gösterge paneline çarpar.
* 92 milisaniye sonra sürücü yanındaki yolcuyla beraber aynı anda kafasını ön cama çarpar, yolcu bu çarpmayla kafasına ölümcül bir darbe alarak camdan dışarıya fırlar.
* 100 milisaniye sonra direksiyon tarafından tutulan sürücü tekrar aracın içine düşer.
* 110 milisaniye sonra araç yavaşça geriye çekilmeye baslar.
* 113 milisaniye sonra sürücünün arkasında oturan yolcu sürücü seviyesine yükselir ve kafasıyla sert bir darbe yapar aynı anda kendisi de ölümcül bir darbe almıştır.
* 150 milisaniye sonra tekrar sessizlik egemen olur cam, çelik, plastik parçaları yere düşer.
* 200 milisaniyeden daha kısa bir süre içerisinde her şey biter.
Ortaya çıkan enerji inanılmazdır. 80 km/s hız 1 ton ağırlığındaki bir otomobili 30 metre yukarıya fırlatabilir.
Kısacası, araçta sadece bir kişinin kemer takıyor olması kâfi değildir. Her yolcu ayrı ayrı kemer takmalıdır. Yoksa boşta olan kişi bir diğerinin katili olabilir...
Peki ya açık kasalarda "Allah emanet" yolculuk eden insanlar en ufak bir çarpışmada neyle karşılaşır? Allah onları korur mu?
Sıcağı görünce patlayan mısırlar gibi yollara saçılırlar değil mi? (Ki bu konuyla ilgili pek çok video internet ortamında mevcut.)
Yolcular o hızla yola düşerken kimisi arkadan gelen araçların altında kalır, kimisi kasasında yolculuk yaptığı aracın altında.
O savrulmayla havalandıktan sonra yere düşerek zemine çarpandan ne hayır gelir zaten...
Ölen oracıkta ölür. Ölenlere çok üzülünür.
Peki ya yaralılar?
"Yaralı" kavramı epey geniş bir kavram malum.
Ne kadar yaralı mesela? Ölmeyip sağ kaldığına isyan edecek kadar mı?
****
70'li yılların Türk filmlerinden hatırlarsınız; mahallelinin günübirlik mesire alanı ya da deniz kıyısına gidesi gelir hafta sonları. Bıçkın şoförü olan bir kamyonun kasasına cümbür cemaat doluşurlar. Gün evvelsinden hazırlanmış yemekler, darbukalar, ipler, toplar. Vur patlasın çal oynasın tam gün eğlenir dönerler.
Araya aşklar karışır, araya kavgalar...
Bunlar işin eğlenceli tarafı.
Sadece o mu; beş kişilik bir araca 8-10 kişi biner, balık istifi yapılan bu yolculuktan haz alırlar.
'Steyşın vagon' arabaların arkasında yolculuk yapan çocukları da unutmayın.
Ve köyden köye kamyon kasasında düğüne giden vatandaşları da...
Bir de tarım işçilerinin traktör römorklarında yaptıkları yolculuk var ki; pek çoğunun sonu hüsran.
Hani "İş Güvenliği" deyip duruyoruz ya, her alanda olduğu gibi tarım alanında da "güvenlik" yok...
"Doluşun bakalım" diyerek römorklara doldurulan insanlar tarlalara saçılıyor, gün sonunda yine kasalara doluşturulup geri taşınıyor. Taşınan karpuz mu, marul mu, insan mı, kimse aldırmıyor...
****
2015'in Ocak ayında "Mevsimlik Tarım İşçileri" konulu bir fotoğraf sergisi açan Teberik Kölgeli'nin sergisinin ardından kaleme aldığım yazı üzerine bu konulara yoğunlaşmış bir kooperatif ulaşmıştı bana.
Belki siz duymuşsunuzdur isimlerini bir yerlerde. Ben daha önce duymamıştım.
Kalkınma Atölyesi mevsimlik tarım işçilerinin gelmişi, geçmişi ve geleceği ile alakalı o kadar büyük araştırmalar yapmış, sağlam verilerle donatılmış öyle güzel yayınlar yayınlamış ki, hayran kalmamak elde değil.
Yayınlarından bir kolaj yaparak yolladılar bana da.
"Mevsimlik Gezici Tarım İşlerinde Çocuk İşçiliği"nden "Sosyal Kalkınma"ya ve ilk kez duyduğum ZİNGAL'e kadar geniş bir yelpazede epey kapsamlı çalışma ürünü kitaplar hepsi.
Çıkan sonuçları haritalara dökmüşler. Her bir kentin profilini çıkartarak hepsi için ayrı bir kitapçık hazırlamışlar. Üstelik bu yayınları İngilizce olarak da yayınlamışlar.
İnsan Kaynakları ve İş Güvenliği üzerine çalışmalar yapan ve Mevsimlik Tarım İşçileri'nin çalışma şartlarının iyileştirilmesi üzerine proje hazırlayan arkadaşım için bulunmaz bir kaynak olan bu kitaplar, içindeki bilgiler ile kendisine yol gösteriyor.
Bu proje, çalışma şartlarından barınma şartlarına, sosyal hizmetlerden sağlık hizmetlerine kadar çalışanları dört bir koldan sarıp sarmalayacak, çoluk çocuk hepsinin insanca yaşamalarını sağlayacak bir proje.
İş, bu projeyi ilgili kuruma kabul ettirebilmek...
****
İş Güvenliği Meclisi de iş yerlerinde işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin alınmasını ve taşeronlaştırma başta olmak üzere her türlü güvencesiz çalıştırmanın yasaklanmasını istiyor.
Son 10 yıl dikkate alındığında bu yılın mayıs ayı sonuna kadar tüm iş kazalarında ölen işçilerin sayısı kayıtlara 13 bin 569 olarak geçmiş.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın incelediği 1 yılda gerçekleşen kazalarda, işçilerden yüzde 47,9'u yaralanmış, yüzde 45,7'si yaşamını yitirmiş, yüzde 6,4'ü ise uzuv kaybına uğramış.
Yalnızca Mayıs ayında trafik/servis kazası nedeniyle 48 kişinin yaşamını yitirdiği kayda alınmış. Son olarak Manisa'da yaşanan kazayla birlikte bu sayı 63'e yükselmiş oldu.
Ki kazada ölen o kadınlar kilosu 1,5 liraya asma yaprağı toplamak için yola çıkmışlar. Bir kadının günde en fazla 6 kilogram yaprak toplayabileceğini düşünürsek, bu da günlük 9 lira eder. Görüldüğü üzre tarımdaki işsizlik insanları günde 9 liraya çalışmaya mahkûm ediyor.
Mayıs ayında iş kazalarında 12 kadın, 149 erkeğin yaşamını yitirdiği kayıtlara geçmiş.
2015 yılında tarım iş kolunda yaşamını yitiren işçi sayısı ise 190 olmuş.
Rakamlar maalesef ki böyle...
****
Tarım ekonomisinde dünyada 7. sırada olduğu iddia edilen Türkiye'nin 'insan' sorununu çözememesi,
"Nasıl bir geri kalmışlıktır bu?" diye sorgulatmıyor mu size de?
"Niye diğer memleketlerdeki çalışma şartları örnek alınmıyor?" dedirtmiyor mu?
"Niçin bu konularda yetkin kişilerle işbirliğine gidilmiyor?" dedirtmiyor mu?
"Neden yasa koyucular bu konuya hiç eğilmiyorlar?" dedirtmiyor mu?
"Köklü bir çözüm için daha kaç kişinin ölmesi gerek?" dedirtmiyor mu?
"İtibar sarayda yaşamakla değil, halkını insanca yaşatmakla ölçülür." dedirtmiyor mu?
Dedirtiyor ve bu gidişatı hep birlikte kınıyoruz değil mi?
Hep kınıyoruz.
İyi kınıyoruz.
Güzel kınıyoruz.
Çok güzel kınıyoruz.
Hatta şiddetle kınıyoruz.

Elimizden gelen budur.
Yoksa gelip meclisi mi basalım?
Yasaları biz mi çıkartalım?
Vekil seçtik ya yerimize,
Daha başka ne yapalım?