9 Nisan 2015 Perşembe

‘Emek sömürülmeden sıçrama olmaz’

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımla Mandıra Filozofu filmini izledim sinemada. Komik film beklentisiyle gidenleri biraz hayal kırıklığına uğratacak filmin ana karakteri ve felsefesi ile kendi felsefemin ne kadar örtüştüğümü gördüğümde, hayatı böyle yaşamanın doğru olduğunu bir kez daha teyit ettim.
Yıllar önce okuduğum Emre Yılmaz’ın “Şeytanın Fısıldadıkları” kitabından unutmadığım cümleler geçti zihnimden film boyu.
Ve o cümleler, dün katıldığım bir panelde yapılan konuşmalar esnasında da alt yazı olarak resmi geçit yaptı gözümün önünde.
Size önce panelde konuşulanları anlatacağım, sonra da aklımdan geçenlerle birlikte Emre Yılmaz’dan alıntılar yapacağım.
Başlığa gelince;
O da yazının içinde…
****
BUSİAD Evi’nde düzenlenen ve moderatörlüğünü Dünya Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hakan Güldağ‘ın yaptığı, “Türkiye Ekonomisi, Alternatif Model Arayışları” konulu bu panelin panelistleri Gazeteci Yazar Ege Cansen ile yine gazeteci yazar Osman Ulagay idi.
Panelin açılış konuşmasını Bursa Sanayici ve İşadamları Derneği Başkanı Günal Baylan yaptı. Baylan konuşmasında 2001 krizi sonrasında uygulanan sıkı maliye politikası, esnek kur ve yüksek enflasyonu yenebilecek makro ekonomik çerçeveye sadık kalarak yapılan reformların ülke için artık yeterli olmadığını kaydetti.
Ardından Hakan Güldağ’ın “Patinaj çekiyoruz” cümlesiyle başlayıp, kısaca Türkiye’nin ihracatı ve ekonomik gelir dağılımına değinerek ve “Gelişmekte olan ülkeler kategorisinde bile ortaların altında yer alıyoruz” diyerek sözü Ege Cansen’e vermesiyle panel başladı.
Cansen söze stratejinin tarifiyle girdi.
“Strateji, tersi savunulabilen yol demektir, savunulamayana iyileşme denir. Strateji tercih ve maliyet içerir.” dedi. Risk almak ve farklı bir şeyler söylemek üzerine söylediği “Herkesin onayladığını söylerseniz hiçbir şey söylemiş olmazsınız.” sözü aklımda kalan cümlelerdendi.
Ege Cansen Türkiye Cumhuriyeti’nin kafa yapısını anlamak için önce Osmanlı’nın kafa yapısına bakmak gerektiğini söyleyerek Osmanlı’nın ekonomik yapısından bahsetti kısaca.
“Osmanlı’da kamu finansmanı haraç üzerine bağlıydı. Kısacası Osmanlı güvenlik hizmeti satıyordu. Askeri gücünü kaybetmeye başladığında da Osmanlı çökmeye başladı. Bırak başkasını korumayı, kendisini bile koruyamaz hale geldi. Dolayısıyla haraç alamaz oldu. Avrupa da Osmanlı’ya; “Korkma, haraç alamazsan borç alırsın” dedi ve borç vermeye başladı. Osmanlı böylece her şeyde dışa bağlanmaya başladı. Olmayan üretime ithalat eklendi.” dedi.
Lozan Antlaşması sırasında İsmet İnönü’nün aldığı hakları elinden almak için fırsat kollayan ve “İleride dara düşüp bize yardım için geldiğinizde, burada reddettiğiniz her şeyi, cebimden çıkartıp önünüze koyacağım…” diyen Lord Curzon’a fırsat vermemek için geçilen kapalı düzen ve kendine yetebilen ekonomiyi anlattı. Daha sonra iktidara gelen Demokrat Parti’nin İnönü’den kalan döviz rezervlerini tüketişini, ithalatı serbest bırakışını, “İthalat İkamesi” kanununu anlattı.
“Gelişme doğaldır, her ülke kalkınır” derken sakat çocuğun da büyüdüğüne dikkat çekti.
Ama önemli olan “Sıçramalı Büyümedir” diye de ekledi.
Sıra geldi çağ olarak benim de şahit olduğum 80’ler ve Turgut Özal dönemine.
Özal’ın ülkede bir zihniyet değişikliği yarattığı malum.
Bu da Özalizm; özelleştirme, enflasyonu sıfırlama, fiyat istikrarı ve liberalizasyon olarak adlandırıldı.
80’lerin başında İthal ikamesinden vaz geçilip ihracat teşvikine geçelim mi düşüncesi gelişti.
79’ların son aylarında bir toplantıda Özal; “En pahalı döviz bulunmayan dövizdir. En pahalı elektrik olmayan elektriktir. En pahalı benzin bulunmayan benzindir. Biz öyle bir şey yapacağız ki bunların hepsi bulunacak” dedi.
“79’ların sonlarının felaketi ve 1980 /24 Ocak kararlarının ardından Haziran 1980’de bütün bu sorunlar kalkmıştı” diyor Cansen.
Daha sonra ödenmeyen borçlar, ne kadar enflasyon o kadar devalüasyon, yabancı sermayede kıstlamaları kaldırma modeline doğru gelinirken Tayyip Erdoğan iktidara gelmeden önce kalkınmak için para lazım geldiği fikrini yakaladı.
“Parasız kalkınma olmuyor, para da dışarıda var, o zaman dışarıdan para gelsin” diyerek ve Türkiye’nin en çok toprağı olduğunu düşünerek, lakin toprağın akışkan olmadığını da görerek, araziden arsa, arsadan binaya geçiş sağlayarak rant yarattı.
Kısacası; “Ne olursa olsun para gelsin” dedi.
ABD ve Çin arasında esen rüzgârların Türkiye üzerinde çarpışması ile ülkeye bol para akışı ve bolluk geldi. Fakat daha sonra basınç farkları eşitlenince rüzgâr durdu.
Ve biz bugüne geldik…
****
Cansen’in sözünü tamamlamasının ardından Hakan Güldağ konuşulanlarla ilgili kısa bir değerlendirme yaparak sözü Osman Ulagay’a bıraktı.
Ulagay 24 Ocak kararları ile ithal ikamesinden çıkmak durumunda kaldığımızı yineleyerek, “Modeli tıkanma noktasına gelmeden değiştirmeli. Krize gelmeden politika değiştirmeyi pek bilmiyoruz.” dedi.
1982 yılında Özal ile yaptığı röportajı ve o zaman Özal’ın ettiği “Piyasa Modeli tüm dünyaya hakim olacak” sözünü hatırlatmadan geçmedi ve devam etti;
“Zaman içinde dünya ile birlikte Türkiye de sıçrama yaptı. Ama dünya büyük sıçradı, Türkiye dünyaya ayak uyduramayınca sorunlar baş gösterdi. 2001 krizi sonrası alınan kararlarla Türkiye ekonomisinin toparlanmaya başladığı 2002’nin sonbaharında Ak Parti iktidara geldi. Ak Parti eski programı devraldı ve onu sürdürmeye dikkat etti. Ak Part kuruluş aşamasında, Tayyip Erdoğan iktidara gelmeden önce Ali Babacan ve bazı diğer yetkilileri uluslararası piyasalara gönderdi. Dışarıya kapalı olmadıklarının mesajını verdi. Ak Parti seçimi kazandığı gece Erdoğan öncelikli hedeflerinden birinin AB ile bütünleşmek olduğunu söyledi.
Kişi başı yıllık milli gelir 2002’de 3 bin 500 dolardan 2008’de 10 bin 500 dolara geldi. 2014’de ise 10 bin 400’e geriledi. Tam bir patinaj. 2002-2007 karnesi çok olumluyken sonra düşmeler ve geri sıçramalar başladı ve büyüme performansı ciddi derecede düştü.
Diğer ülkelerle karşılaştırdığımızda bunun bir kader olmadığı görülüyor.
Çünkü Türkiye’de felsefede sapmalar oldu. Siyaset ve ekonomi birbirine karıştı. Gezi’den sonra sapma yeni boyut kazandı.
Söylemlerde seçildikleri zamankinin tam zıddı bir tavır gelişti.
“Dış dünya bizim kötülüğümüzü istiyor, biz kendi bildiğimizi okuruz, rating kuruluşlarının notlarını tanımayız, bizi değerlendirmeleri hiç önemli değil” gibi söylemler tutturuldu. Faiz lobisi gibi hayali düşmanlar icat edildi. Meydan okumalar öne çıktı.
Zengin ülkeler 2008 krizinde fakir ülkelere kendilerini kurtarmaları için sağladıkları yardımlarla dünyayı paraya boğdular. 2013 Mayıs’ında ABD para bolluğunu ve genişlemeyi durdurdu.
Biz ve bizim gibi ülkeler zora girdi. Türkiye olumsuz algılanan ülkeler arasında yer aldı.
Bugünün dünyasında model değiştirmek için tavır değiştirmek gerek. Dünyayla yararlı bir biçimde bütünleşmek gerek.
Teknoloji devrimi kapıda, hatta başladı, buna ayak uyduramayan ülkeler her alanda büyük darbe yiyecekler. Biz buna ayak uydurmak için adım atmıyoruz. Kimsenin umru değil. Plan proje yok.
Eğitimde ne yapmalıyız, nasıl bir insan gücü yetiştirmeliyiz ve nasıl bir kafa yapısına bürünmeliyiz diye düşünmeliyiz.”
Sıçrama modeli var mı yok mu?
İkinci kez söz alan Cansen her şeyin palavra olduğu sözü ile başladı konuşmasına.
İlk bölümde bahsettiği “İyileştirme ve sıçrama”ya geri döndü.
“İtiraz edilmiyorsa stratejik karar olmaz. Acıtan kararlar alabilmeli. İktisadi kalkınmanın esası sermaye birikimidir. Sermayeyi dışarıdan bulma yolunuz izledik biz hep. Osmanlı’dan beri kalkınmayı yabancı sermaye ile yapmaya çalıştık. Yabancı sermaye ile kalkınma olmaz. Biz böyle yuvarlanır gideriz ama sıçrayamayız.” dedi.
“Türkiye sıkıştığı zaman gazetelerde ‘Petrol bulundu’ haberi çıkar. O zaman bilin ki memlekette sıkıntı var. Türkiye sürekli ‘petrol çıktı’ rüyasını gören insanlar ülkesi.” diye devam etti.
“Sıçramalı kalkınma ancak emek istismarıyla olur. Emek sömürülmeden sıçramalı kalkınma olmaz. Sömürülen emek sermaye olur, o sermaye ülkeyi kalkındırır.” dediğinde kafalarda oluşacak soru işaretlerini bildiği için bunların kendince cevaplarını da verdi.
“Türkiye’de ücretler gerilemelidir. Başka hiçbir çaresi yoktur. Erdoğan her şeyin farkında. Acı reçeteyi halka ödetmemek için yurt dışından para getiriyorlar. Boğaz’ı satalım, Çamlıca’yı satalım derdindeler. Şimdi de Katar’dan para gelecek. ‘Reel ücretler düşmeli’ deyince bunu uygulamak onlara zor geliyor.” dediğinde akıllardan ‘Satalım mı yoksa cebimizden mi verelim?’ düşünceleri geçti.
“Emeğin daha sömürülecek nesi kalmıştı? Kemerlerde daha sıkılacak kaç delik vardı? Bizde emeği sömürülen daha kaç nesil olacaktı? Reel ücretler daha ne kadar aşağıya alınacaktı? Sıçrarken birileri eziliyorsa o sıçrama ne kadar adildi?”
Ben bunları sorgularken o Çin’in nasıl büyüdüğünü anlatmaya başlamıştı bile.
“Çin emek sömürüsüyle büyüdü.” dedi. Düşük kalitede mal üretip çok ucuza sattı. Sonra orta kaliteyi ucuz fiyata sattı. Sonra kaliteyi de, çalışan işçinin sosyal düzeyini de gittikçe iyileştirdi.” dedi.
“Az sayıda ürettiğin kadar kaliteli ürüne ulaşamazsın. Ürettikçe öğrenirsin, ürettikçe kaliten artar.” diye ekledi.
“Ve sanayide ustalık, basit adamlarla nitelikli ürün yaratmaktır. Ve esas kalite dizayn ile başlar.” sözleri akıllara Almanya’da en meşhur otomobil fabrikalarında çalışan okuma yazma bilmeyen Türk işçilerini getirdi.
Emre Yılmaz burada der ki; “Fiziksel olarak en pis işlerde çalışanlara en düşük ücretleri öderiz. Ruhen en pis işlerde çalışanlara ise en yüksek.”
Ege Cansen, “Herkes ucuz mal ister ama kimse ucuz malın nasıl üretildiğini sorgulamaz.” diyerek kendimizi sorgulamamızı sağladı.
İki bin kişiyi vardiyalı çalıştıran bir kurumun niçin bin kişilik yatakhaneye sahip olduğunu düşünün bir. İşte talep ettiğimiz ve tercih ettiğimiz ucuzluğun düşük maliyetinin sırrı orada..
Herhangi bir mamulün maliyetinin % 85’i emektir. KDV’nin % 50’si işçiliktir. Kâr, kira, faiz, ücret derken tarladan gelişten itibaren başlarsak % 85’i buluruz. O yüzden emekten kısmak zorunda kalır sistem.
Ulagay da son sözlerinde Çin’in, köylüyü köyden alıp kente getirdiğine ve ucuz işçi olarak kullandığına, köylü için şehre gelmenin ilerleme olduğunu söyledi. Bugünün dünyasında bir yerlere gelmek için tek modelin Çin modeli olmadığını, bu modele karşılık Amerika’daki Silikon Vadisi modelinin olduğunu kaydetti. Bu bölgede çalışan insanların iyi koşullarda bulunduklarının ve değer ürettiklerinin altını çizen Ulagay, “Türkiye’nin bundan sonra uygulaması gereken model Çin modeli değil, Silikon Vadisi modelidir. Yani ucuz işçilik modeline değil, nitelikli işçilik ve ileri teknoloji modeline yönelmemiz gerekiyor. Zor da olsa hedef bu model olmalı” şeklinde konuştu.
Soru-cevaplarla uzayan toplantı sonunda nihayetlendi. Teşekkürler, plaketler, çiçekler derken veda ettik ve çıktık salondan.
                                   
Bir bakıma iktisat dersi dinlemiş ve yakın tarihimizin ekonomik geçmişini az da olsa öğrenmiş olarak her şeyin başının-sonunun para olduğunu, savaşların çıkmasından tutun da, evlilik dahil tüm kurumlara kadar herkesin ekonomik krizlerden nasibini aldığını bir kez daha gördük.
Belki de sorun hep “para kazanmaya” programlanmak üzerine olmaktaydı. Biraz da paranın nasıl kontrol edilebileceğini öğrenseydik keşke…
Bu kadar kart borcu olan bir memleket olmazdık o zaman herhalde değil mi?
Bütün bu kapitalist yaklaşımlar insanı allak bullak ediyor.
Üretim hedeflenirken bir yandan da üretilenleri tükettirecek kitleler gerekiyor. Tam bir kısır döngü…
Emre Yılmaz burada der ki; “Çalışmak zorunluluğu halkın yularıdır. Tüketmek, daha çok tüketmek ise kamçısı.”
Üretilenlerin ne kadarına ihtiyaç var, ne kadarı gerekli hiç sorgulanmıyor.
Yetecek kadar bir alanda, yetecek kadar seviyede yaşamak varken niçin hep daha fazlası, hep daha fazlası isteniyor? Üstelik bu düzen içerisinde efendilik de bir çeşit köleliğe benzemiş iken…
Emre Yılmaz’dan alıntılarla bitirelim yazımızı:
EFENDİLER SEFALETİ
İş adamları çalışarak kaybettikleri hayatın bütün lezzetlerini, çalışarak kazandıklarıyla bir gün tekrar satın alabilecekleri umuduyla çalışırlar. İşte bu yüzden toplumun en uyanık geçinen enayileridir.
Eskiden köleler itilerek, kakılarak, yollarda kâh yürüyerek, kâh bekletilerek çalıştırılırlarmış ki efendileri zevk-ü sefa içinde harpler, avlar ve maceralarla oyalanarak, saraylar ve tapınaklar inşa ederek yaşasınlar. Bugün ise efendiler de köleleri gibi sabah yedi, aksam yedi eşekler gibi çalışıyorlar. Hiç olmazsa bir tarafın hep kazandığı bir ihtişamdan, ortak paylaşılan bir sefalet içine düşüldü.
Zengin-fakir, efendi-köle, emir veren-emir alan… Bugün herkes tüketmeye çalıştığı nesnelerin üretiminde çalıştırılarak tüketilen birer nesnedir. Biri iki milyon dolarlık bir villa için çalıştırılmaktadır, diğeri iki bin dolarlık kullanılmış bir araba için. Sistem için bugün herkes- köle olsun, efendi olsun- hem üretici hem de tüketici olarak iki ucundan yakılmış bir mumdur.
Şehir trafiğinde sıkışmış, işine yetişmeye çalışan bir Mercedesliyle, halk otobüsünün içindeki kara kalabalıklar, kalkınmanın ve endüstrileşmenin karabasanında eşitlenmişlerdir. Bu imtiyazsız yaşanan bir kâbustur. Mülkiyet esasına dayanan ekonomik ve siyasi sistem, geçmiş çağlarda olduğu gibi, efendi-köle, emir veren-emir alan ayrıcalığını muhafaza ediyor. Ama ilk defa bu çağda ayrıcalığın imtiyazları yok olmuştur.
AYRICALIK VE İMTİYAZ
Herkes kendini farklı hissetmek istiyordu bu çağda…
Başarıyorlar da doğrusu..
Range Roverlar, Paris’te akşam yemekleri, şık villalar, yatlar ve çiftlikler.
Ama kimse imtiyazlı değil..
İşte bu yüzden bu kadar sefil ve fakir görünüyor şu ayrıcalıklı zenginler…

VAKİT ve NAKİT
“Vakit nakittir” iş adamlarının düsturudur.
ve bu hayata karşı takındığı en nankör tavırdır.
Zaman nakit değildir. Öyle olsaydı çarşıda pazarda satılırdı. Ama nakit zamandır. Kazandığımız ve harcadığımız her liranın arkasında, onun uğruna harcanılan hayatlarımız vardır. Çarşıdaki her mal ve pazardaki her hizmetin temel ölçüsü, o mal ve hizmet yaratılırken harcanan yaşam süreleridir. Nakit, o yaşam sürelerine biçtiğimiz değerdir. Ve her şey böyle ölçülünce hayat denilen mucize ne kadar ucuza gider yarabbi!
****
Çalışkan, zamanını satarak paraya çevirmeye çalışır. Çok parası olunca da bu sefer parasını satarak zamanın geri almaya çalışır. Zenginliğin en büyük paradoksu da budur.
****
”Gerçekten çok şanslıyım, çünkü mutsuzluğumu bedavaya getiriyorum!” dedi bir berduş. ”Kimileri her gün on iki saat çalışarak ve kucak dolusu dolar harcayarak bu hale geliyorlar.” ”Evet, ben de herkes kadar keyifsiz ve yalnızım. Ama bunun için ne sabah dokuz-akşam beş çalışıyorum, ne de üste para veriyorum.”
Bir berduşun verdiği cevabı bin Süleyman veremeye…
****
Sırtını bir ağaca dayayıp yüzünü güneşe çevirmek kapitalizme baş kaldırmaktır.
Uzanıp çimenlere bulutları seyretmek, kurulu düzene karşı en tehlikeli isyandır.
Herkes böyle beleşe kafa dinlerse kapitalizm çöker.
Otel sahiplerinin, tur operatörlerinin, garsonların, komilerin, velhasıl bütün sadık ve çalışkan kölelerin üretme ve tüketme haklarını kimseye bedavaya yedirmez kapitalizm.
Ve işte bu yüzden keser, mülkiyetini birilerine devredip, gölgesini satamayacağı her ağacı.”

ÇALISMAK
Kendi seçmediğim bir yerde, kendi seçmediğim bir zamanda, kendi seçmediğim bir işte, kendi seçmediğim bir süratte, kendi seçmediğim insanlarla, muhakkak bir amirin sıkı gözetimi altında direktif alarak, bütün o çocukça ceza ve ödül sistemleri ile ruhumu, bedenimi ve aklımı meşgul etmek…
****
Şimdi bu sözlerin ne kadarına katılırsınız ne kadarına katılmazsınız bilemem…
Emre Yılmaz şu anda nerdedir, ne yapar, nasıl yaşar onu da bilemem.
Belki bu kitaptan kazanmış olduğu parayla bir yerlerde keyif çatıyor ya da kazandıklarını tüketmiş bir halde gözden uzak bir sahil kasabasında kendi halinde yaşıyordur.
Belki de eleştirdiği kapitalist sistem içinde yerini almış lüks yaşamını karşılayabilmek için delice çalışıyordur.
Kim bilir…

7 Nisan 2015 Salı

Üretmek için de enerji lâzım, tüketmek için de


Güneş gören bir memleket olarak niçin güneş enerjisinden yeterince yararlanmadığımızı düşünürüm hep. Yeterince demekle, “üretim” ayağından bahsediyorum. Evler ve ufak işletmeler az da olsa bunu zaten yapıyor.
Esas yükü taşıyan sanayii kendisine gereken enerjiyi pekala doğanın kendisine sunduğu kaynaklardan sağlayabilir.
Denizlerdeki dalgalardan, durmaksızın esen rüzgârdan, debisi yüksek nehirlerden, jeotermal kaynaklardan, bitki ve hayvan atıklarından, hatta Pamukkale Üniversitesi öğrencilerinin geliştirdiği projedeki gibi, kasislerden geçen araçların ağırlığından dahi elektrik üretilebiliyor malum.
Yaşam kaynağımız olan güneş, diğer yenilenebilir enerji kaynaklarının da temelini oluşturuyor. Güneş pilleri ışık enerjisini soğurarak elektrik enerjisine dönüştürüyor. Uzaya fırlatılan uydular ihtiyaç duydukları elektrik enerjisini güneş panellerindeki güneş pillerinden oluşturuyor.
Güneş’in Dünya'ya gönderdiği bir günlük enerji, tüm insanlığın bir gün boyunca ihtiyaç duyacağı enerjinin neredeyse on bin katı.
Görüldüğü gibi sonsuz bir kaynak olan güneş enerjisi yenilenebilir ve sürdürülebilirliği açısından en verimli ve ulaşılabilirliği bakımından da en kolay olanı.
Sonuçta gidip güneşten enerji getirmeyeceğiz. Geleni değerlendireceğiz.
Elimiz yanmayacak yani...
Elektriğin hayatın can damarı olduğunu düşünürsek, en zararsız şekilde sağlanması için projeler üretiliyor artık.
Maden ocaklarından sağlıksız şartlarda kömür çıkartarak, elektrik ve ısı sağlamak için TIR'lar dolusu kömür taşıyarak, küllerini havaya, oradan toprağa, oradan suya saçarak, nehirlerin yataklarını değiştirerek, yer altı sularını çekerek değil; üretirken dünyanın tüketilmemesini dikkate alarak projelendiriliyor...
Doğayı tüketerek enerji sağlamaya çalışanlar da karşılarında bilinçli insanları buluyor...
****
Tarım alanlarının sulanmasında ve elde edilen ürünün saklanmasından işlenmesine kadar her aşamasında gereken elektrik enerjisini sağlamak için başlatılan bir projeden bahsedeceğim size. Bursa Eskişehir Bilecik Kalkınma Ajansı (BEBKA) 2014 yılı Doğrudan Faaliyet Destek programı kapsamında, Enerji Verimliliği Derneği (ENVERDER) Bursa Şubesi tarafından hazırlanan ‘Yenişehir Havzası Yenilenebilir Enerji Kaynaklı Tarımsal Destekleme Projesi'nin basın toplantısına katıldım Pazartesi günü. Toplantıda konuşan Enerji Verimliliği Derneği Bursa Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Müh. Mustafa Uysal, "Enerji meselesi, memleket meselesidir. İsraf edilen enerji, cebimizden havaya attığımız paradır, kaynak israfıdır, cari açıktır" dedi sözünün başında.
Geçen hafta kesilen ve yaklaşık 12 saat boyunca gelmeyen elektriğin yarattığı kaos ortamına da değinen Uysal, enerjinin ne denli stratejik bir silah olduğuna dikkat çekti.
Kesintinin yaşandığı günün ekonomik kaybı bir yana, elimizi attığımız her şeyden mahrum olmak hepimizin hayatını bir anda sıfırladı.
Telefonların şarj sorunuysa en büyük(!) olandı...
Kısacası enerji üretirken de tüketirken de hep lazımdı.

Yıldırım Kaymakamı Mehmet Aydın, Yenişehir Belediye Başkanı Süleyman Çelik, Sulama Birliği Başkanı Sadi Aktaş, BEBKA Genel Sekreteri Tamer Değirmenci, Yıldırım İlçe Milli Eğitim Müdürü Sabahattin Dülger, AK Parti Yenişehir İlçe Başkanı Adnan Kamil, AVD Enerji Verimliliği Danışmanlık Bursa Temsilcisi Cevdet Eşki'nin de katılımıyla gerçekleşen basın toplantısında Mustafa Uysal, Yenişehir'e kurulmak istenen santral için neden Yenişehir'in tercih edildiğini anlattı bir bir.
Bölgede birkaç ay değil, 12 ay ekonomik faaliyetin devam ettirilmesini amaçladıklarını söyleyen Dr. Uysal, "Yenişehir, günde ortalama 6,16 saat güneş görüyor. Türkiye ortalaması ise, 7,2 saat. Türkiye'nin ortalama bin 311 kwh/m2 güneş kapasitesi olmasına karşılık, Yenişehir'in bin 400 kwh/m2 güneş aldığını görüyoruz. Biz bununla ilgili bilinen iki yöntemin haricinde üç farklı teknolojiyi inceledik. Bunlardan biri yatay aynalar, diğeri çanak güneş panelleri ve son olarak da kuleye odaklanmış enerji santrali şeklindedir. Bu teknolojilerin bu büyüklükte hiçbir uygulaması henüz ülkemizde bulunmamaktadır. Bu bağlamda projemizin Türkiye'de ilk olma özelliği olduğunu da belirtmek istiyorum" dedi.
1. proje olan yatay aynalar 8 milyon euroya, 2. proje olan çanak paneller 14 milyon euroya, 3. proje olan kule ise 30 milyon euroya mal olacakmış.
Elektriğin yanında ısı (buhar) ihtiyacını da karşılayacak olan projede 2. seçenek olan çanak panellerin yapılması tercih edilmiş.
Yirmi yıllık teorik ömür biçilen paneller 3 ila 5 yıl arasında kendini geri kazandıracakmış.

Temiz Enerji, Temiz Tarım
Bu proje ile hem Yenişehir'de tarımın enerji maliyetleri düşürülecek, hem de çevreyi kirletmeyen temiz enerji kaynakları ile enerji üretilecek diyor Uysal konuşmasında.
Başarılı olduğu takdirde en büyük tarım arazilerine sahip Karacabey- Mustafakemalpaşa Ovası'nda da değerlendirilir bu uygulama belki, kim bilir.
Projeye destek veren Yıldırım Kaymakamı Mehmet Aydın konuşmasında, "Geleceğin kapısını aralayacak konu enerjidir." diyor.
Yenişehir Belediye Başkanı Süleyman Çelik, projenin sadece sulama değil, üretime de katkı koyacağını söylüyor.
BEBKA Genel Sekreteri Tamer Değirmenci, BEBKA'nın bu zamana dek enerji ile ilgili projelere toplam 6 buçuk milyon TL destek verdiğini belirtiyor.
Enerji Verimliliği Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Ziya Söğüt bu proje ile Yenişehir Bölgesi'nde bin iki yüz kişilik bir istihdam sağlanacağını ifade ediyor.
Proje Yüklenicisi AVD Enerji Verimliliği Danışmanlık Bursa Temsilcisi Cevdet Eşki, firmasının ve projesinin teknik tanıtımının ardından “Enerji geleceğimizdir” diyor.

Toplantı soru-cevap halinde devam ederken ayrılıyorum salondan. Yanımda basından genç bir arkadaş ile dönüyoruz ofislerimize. Onlara bırakacağımız dünyayı ayrı düşünüyorum, bize kalanı ayrı düşünüyorum.
Projelendirilen tüm çalışmaların geleceğe miras kalacağı göz önüne alınarak projelendirilmesi gerektiğine bir kez daha inanıyorum.
Ki çocuklarımız arkamızdan çöp toplamasınlar,
Ve onlar da geleceğe çöp bırakmasınlar...

6 Nisan 2015 Pazartesi

Otuz yılınıza değer biçin haydi...

Çekimleri Sinop Cezaevi'nde yapılan Pardon filmini hatırlar mısınız?
Başrollerinde Ferhan Şensoy ile Rasim Öztekin'in oynadığı filmde suçlanarak 6 yıl 3 ay boyunca hapiste yatan, daha sonra suçsuz olduklarını anlayan devlet tarafından sadece 'PARDON' denilerek bırakılan insanların öyküsü anlatılır.
6 yıl 3 ay boyunca içeride yaşananlar ve umursamazca söylenilen bir PARDON...

Böyle 'yanlışlıklar' sadece bizde oluyor zannediyorsanız yanılıyorsunuz.
Birkaç gün önce ABD'den geldi bundan misliyle büyük bir 'yanlışlık' haberi.
Hikâye şöyle:
Bundan 30 yıl önce, yani 1985 yılında ABD'nin Alabama Eyaleti'nde üç restorana saldırılar düzenleniyor. Silahlı bir kişi, restoran sahiplerini vurup kasalardaki paraları alıyor. İki restoran sahibi ölüyor. Üçüncü kişi ise yaralı olarak kurtuluyor. Yaralı haldeki kişi, polise o zaman 28 yaşında olan Ray Hinton'ın adını veriyor. (İnsan nasıl olur da suçlu olarak suçundan emin olmadığı birisinin adını verir de o insanın 30 yılının çalınmasına sebep olur?) Zanlının evinde bir tabanca bulununca Hinton tutuklanıyor. Ardından mahkeme, Hinton'a idam cezası veriyor.
Hinton 30 yıl boyunca masum olduğunu anlatıyor, ancak kimse ona inanmıyor.
İlk davada Hinton'ın bir hukuk müşaviri için sadece 1000 doları olduğundan uygun bir hukuk müşavirinin bulunmadığına, bu yüzden davanın yeniden görülmesi gerektiğine hükmediliyor.
Sonunda mahkeme silahın incelenmesine karar veriyor. Testlerde, cinayetlerde kullanılan mermilerin silaha ait olmadığı belirleniyor (Bu kadar basit bir test niçin 30 yıl yapılmaz da bir insanın 30 yılı böyle pervasızca çalınır?). Hinton delil yetersizliğinden beraat ediyor.
Hinton hapishane çıkışı "Bunu yaşamamalıydım. Sorumlular Tanrı'ya hesap verecekler" diyor.
****
30 yıl boyunca suçsuz olduğunu bilen ama ispat edemeyen bir insan düşünün.
Kendinizi düşünün mesela.
İşlediğiniz bir suç ortaya çıkmasa dahi işlediğinizi en iyi sizin bileceğiniz gibi, işlemediğiniz bir suçu işlemediğinizi de en iyi siz bilirsiniz değil mi?
Ya bilip de ispat edememenin çaresizliği, suçlu gibi hakir görülmenin ezikliği, dışarıda yaşanacak yılların özlemi, sevdiklerine kavuşamamanın hasreti, endişe, korku, isyan, mücadele, kendine olan inancını hiç kaybetmeme.
Bu arada geçen yıllar.
İçeride heba olan koskoca bir otuz yıl.

Ve haklı mücadelenizin sonunda insafa gelen bir yetkili sayesinde beraat edilseniz...
"Evet suçsuzmuşsun" deyip beraat verdiklerinde ne hissederdiniz?
Azad edilip özgür kalan kuşlar kanat çırpmaya başlarken içinizde, bir yandan da yıllardır biriken isyanınız kabarmaz mıydı için için?
Suçsuzluğunun ispatlandığına deliler gibi sevinirken, yıllarını kapalı kapılar ardında heder edenlerden intikam almak istemez miydiniz?
İşte bu iki duygu birbiriyle çarpışırken "Tanrı'ya hesap verecekler" der miydiniz mağdur bir insan olarak mağrur bir edayla?

Bunu diyebilen o kadar yılgındır ki;
Sebep olanların kendisi gibi acı çekmesinde değildir artık.
Sadece kendisinin çekmemesindedir.
Ama o çekmiştir.
Bundan sonra kesilecek hesaba elini sürmek istemiyordur besbelli.
Daha büyük kudret varken bana düşmez deyip havale ediyordur yaradana.
Bunca yıl benim acılar içinde yaşamama izin verdiğine göre, idam edilip ölüp gitmeme de izin vermediğine göre vardır bir bildiği deyip o büyük güce bırakıyordur kendisini.
Hesabı kendisi keserse yattığı yılların mahsup sayılmayacağını biliyordur.
30 yıl boyunca yaşadıklarını bu kez gerçek suçlu olarak yeni baştan yaşamak istemiyordur.
Adalet yerini kendisi için nasıl bulduysa, buna sebep olanlar için de bulsun istiyordur elbette.
Sadece kendisinden bulsun istemiyordur.

Ya her şeyden mahrum olarak yaşanan o otuz yılın bedeli?
Hangi özür, hangi meblağ, hangi ödül geri getirir şimdi o yılları geri?
Var mı öyle bir icat, var mı öyle bir rakam?
****
Kim bilir adaletin tecelli etmediği, onca suçuna rağmen bir gün dahi içeride yatmamış ya da nahak yere yıllarını tutsak tüketip, suçsuzluğunu ispat edememiş kaç kişi var cezaevlerinde.

Hukuk sistemi içinde onlar sadece birer "dosya"lar.
Lakin gerçek hayat içinde hepsi gerçek birer "hayat"lar.
Kısacası o hayatları yaşayanların hepsi birer "insan"lar.
Hukukçular tarafından dava öznesi olmaktan öte anlamları olmalı.
Nihayetinde hukuk ve adalet insan için değil mi?

(Ray Hinton fotoğrafı Fox News haber sitesinden alınmıştır.)

4 Nisan 2015 Cumartesi

Dört bir yanımız Yalova Valisi

Merak etmeyin, Yalova Kaymakamı ile bağdaştırmayacağım bu yazımı.
Yalova Valisi'nin ettiği Yalova Kaymakamı'nın masum hikayesini unutturdu gitti zaten.
Yalova'da valinin sınıftan kovduğu öğretmen Halil Serkan Öz kalp krizi geçirip hayatını kaybetti.
Öldü yani...

Peki ya Vali öğretmeni niçin azarlamış dersiniz...
Vali; Eğitim-Sen Sendikasının eğitim ve toplumda, tek tip kıyafet uygulamasını protesto etmek için 7 Ekim 2013 günü aldığı, 'özgür kılık kıyafetlerle işyerlerine gidilmesi' eylemlerine destek veren Halil Serkan Öz'e öğrencilerinin önünde, "Bu saç sakal ne? Sen ne biçim öğretmensin? Öğrencilerine nasıl örnek oluyorsun? İnsanlar dışarıda görseler dilenci zannedip para verirler" diyerek hakaret  etmiş.
Öğretmenin kıyafetinin öğrencilere kötü örnek olduğunu dile getirme yönteminde, öğretmeni azarlarken ettiği her kelam ile öğrencilere kendisinin nasıl bir örnek olduğunu düşünseydi keşke...
Kıyafet ile davranışın müsemma olması gerektiğini bilip üzerinde taşıdığı kıyafete, oturduğu makama yaraşır davransaydı...
Vali Bey bununla da kalmamış, okul idarecilerini hizaya çekip, 'Siz e... başı mısınız burada? Yönetemiyorsanız istifa edin' demiş. Kılık kıyafet yönetmenliğini hatırlatan Vali Bey'e, 'Yönetmeliği biz biliyoruz zaten. Bunun değişmesi için de zaten eylemdeyiz' demiş idareciler de. Bu cevaba sinirlenen Vali Bey bu kez de, 'Yönetmeliği bilerek eylem yapıyorsanız anarşistsiniz' demiş.
Türban için yapılan eylemleri hala unutmadık biz Vali Bey.
Kim anarşist, kim terörist, kim isyancı, kim protestocu, kim hak arayıcı deyiverin hele...
****

Şimdi;
Hangi bir tarafından tutacak olsa insanın elinde kalır ya bazı olaylar, işte tam da öyle bir durum bu.
Makamları bir kenara bırakın, birisini toplum içinde alenen azarlamanın onur kırıcılığına bakın önce.
Kendisinden güçsüz olanı azarlamaktan, onu ezmekten, rezil etmekten zevk alan insan bu yaptığıyla aslında kendisinin ezikliğini ortaya çıkarıyordur.
Karısına, evladına ya da çalışanına uluorta hakaret etmeyi marifet zannedip o insanın sessiz gözyaşlarını kalbine akıtmasına sebep oluyordur. İçine dolan üzüntüyle sesi çıkamasa da derin bir 'ah' ediyordur o insan...
Kötülük için değil, beddua için değil, sadece hazin bir Ah...
O 'Ah' da çok zaman yerini buluyordur.

Ya makamı kullanarak büyüklenen insan tipine ne demeli? Gerçekten büyük olmuş olsa zaten böyle bir tavra hacet görmez, büyüklüğünü şefkatli yaklaşımıyla gösterir değil mi?
İçindeki kini kusmak için fırsat kollamaz.
Kin ki; en büyük düşmandır.
Kibir ki; en büyük düşmandır.
Hırs ki; en büyük düşmandır.
Ego ki; en büyük düşmandır.
Tüm bunlardan bir an önce arınmak lazımdır.
Arınamayanlardan da bir an önce uzaklaşmak lazımdır...

****
"İşi olan işiyle, işi olmayan kişiyle uğraşır" derler ya, hep o hesap.
İşleri alemle uğraşmak olan kişiler, içlerindeki öfkeye esir olup saldırıyorlar ona buna. Denge desen denge yok, istikrar desen istikrar yok, tevekkül desen tevekkül yok, sevgi desen, o hiç yok...
Ya geriye ne kaldı?
İnsanı insan yapan ile insanlıktan çıkartan ne varsa barınıyor insanoğlunun içinde.
Ki o hangisini beslerse zafer onun...
****
Dönelim öğretmenimize.
Haklı davasında koyduğu tavır sebebiyle öğrencilerinin önünde azarlanmak gücüne gitmiş elbette. Dayanamamış daha fazla. Yüreğine inmiş.
Geleceğin valilerini, geleceğin mühendislerini, geleceğin toplumunu oluşturacak olan bireylerini dokuyordu oysa o ilmek ilmek hep o sınıfta.
Geleceği dokuyordu...
Öğrencilerin şahit oldukları ‘yıllardır sevip saydıkları' öğretmenlerinin azarlanma görüntüleri o ‘dokunma' içerisinde zihinlerine kara bir leke gibi kazınacak, öğretmenliğe saygı ile devlete olan güven iç dünyalarında bir yerlerde çarpışıp duracak.
****
Böyle ucuz kahramanlık gösterileri ile lider olunmayacağını söylemeli artık birileri bu insanlara.
Kaba kuvvet, kaba dil, kaba davranışın toplumu tümden kabalaştırdığını, bunun da içten içe bir çürüme oluşturarak toplumun içini boşalttığını, koflaştırdığını hatırlatmalı.
Tabii ki hepsi bile bile, göz göre göre yapılmıyorsa...
En tepedekinin tavırlarına bakılacak olursa, tam da öyle yapılıyor.
Göz göre göre...

4 Nisan 2015 / C.E.Y.

2 Nisan 2015 Perşembe

Ya tutarsa..!

2 Temmuz 1993'te Sivas Katliamı'nda öldürülen Türk Halk Ozanı Muhlis Akarsu'nun dörtlükleri ile başlamak istiyorum bugünkü yazıma.
Neden derseniz; elbette ki bu dörtlükler uzun zamandır içimde dönüp durduğu için...

Okuyun bakın neler demiş Akarsu:

Ey sevgilim, sana şikâyetim var, 
ne sevdiğin belli ne sevmediğin. 
Ben de bir insanım, bir de canım var, 
Ne sevdiğin belli ne sevmediğin oy oy, 
Zalimsin oy oy, hayınsın oy oy, ne deyim oy oy. 

Eski günler hayalimden gitmiyor,
dün dediğin bugünkünü tutmuyor, 
yiğidim ya, sana gücüm yetmiyor. 
Ne sevdiğin belli ne sevmediğin oy oy, 
Zalimsin oy oy, hayınsın oy oy, ne deyim oy oy.

Akar suyum, böyle miydi ahtımız, 
onun için viran oldu tahtımız, 
umudum yok, gülmez artık bahtımız, 
Ne sevdiğin belli ne sevmediğin oy oy, 
Zalimsin oy oy, hayınsın oy oy, ne deyim oy oy. 
****
Size bir şey ifade etti mi bu sözler?
Etmediyse de aşağıda yazdıklarımı okuyunca edecektir eminim ki...
Başbakanlığı döneminde ve öncesinde yaptığı konuşmalardan kesitler alınarak hazırlanan bir videosu var Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın.
Bir konuşmasında "Benim milletimin dili tektir" diyor, akabinde "Ben ne tek dil dedim, ne tek din dedim. Benim hiçbir yerde böyle bir ifadem yoktur" diyor. Sonra da "Tek DİN dedim, dil değil, din din" diye çeviriyor.
Bedelli askerlik için yaptığı konuşmasını, "Şahsen böyle bir sorumluluğun altına Tayyip Erdoğan olarak giremem, çünkü parası olan var olmayan var" diye başlayıp sessizlerin sesi, kimsesizlerin kimsesi olmak deyişiyle sona erdiriyor. Sonra da "Bedelli'yi çıkartmak için gereken yasayı çıkartacağız" diyor ve yasa çıkıyor.
Üstüne üstlük bir de bedellide damping yapıyor. 30 bin lira ile başlayan askere ilk alımların ikinci alımlarına sıra geldiğinde bedel 18 bin liraya düşürülüyor.
Hububat alımında bile bu kadar büyük fiyat oynaması olmaz değil mi?
Bir konuşmasında, "Nato'nun ne işi var Libya'da" diyor, sonra fikri değişiyor olmalı ki sözü "NATO Libya'nın Libyalılar'a ait olduğunu tespit etmesi için oraya girmelidir"e çeviriyor.
Füze Kalkanı konusunda yine ikilemde, bir öyle bir böyle.
Hele de Davos'ta yaptığı One Minute(s) şov şahane de; daha sonra "Benim tavrım moderatöre olmuştur" 'demeyeydi iyiydi'...
Daha neler neler.
Fazlasını izlemek için tıklayın:


Başbakanlıktan Cumhurbaşkanlığı'na geçtikten sonra bitti mi dersiniz bu ikilemler.
Elbette ki bitmedi.
Eski yol arkadaşlarıyla sürekli bir papaz olma durumlarında şimdilerde. Birisi bir şey söylüyor, kişi daha lafına noktayı koymadan Cumhurbaşkanı kendisini yalanlıyor.
Arınç'ından Bağış'ına herkes birbirine şaşkınlıkla bakıyor.
Kürt sorunu var mı yok mu henüz ona bile karar vermiş değil.
Ergenekondu Balyozdu hepsi muamma.
Hele de kendi kendisini yalanlaması hepsinin üzerine tüyü dikiyor. Hatırlayın Slovenya'ya hareketi öncesi hava limanında gazetecilerin sorularını yanıtlamıştı. Basın mensuplarının başkanlık sistemine ilişkin sorularına AK Parti'nin seçim bildirgesini ve başkanlık sistemi vaatlerini "bizzat okuduğunu" ve "kendi kanaatlerini ifade ettiği" belirtmişti. Bu açıklamanın ardından muhalefet partilerinden tepki gelmişti.
Slovenya'ya inişinde mevkidaşı ile birlikte basın toplantısına katılan Erdoğan, bir Türk gazetecinin "Muhalefetten yapılan tepkileri" hatırlatması üzerine "Ben okudum demedim" demişti.
Havada kaldığı zaman içerisinde oldu demek ki ne olduysa.
Bu birkaç örnekten sonra yazıya başlarken çığırdığım türkü anlam kazandı şimdi değil mi?
****
Bir öyle bir böyle söylemleri gayet inanarak söylediğini gördüğüm her görüntüsünde aklıma uçuk kaçık fikirler geliyor inanın.
(Bu yazıyı okursa kendisi kızar belki ama ben yazmadan duramayacağım. Nasılsa o da okumayacak... Okusa da inanmayacak...)
Aklıma neler gelmiyor ki;
Geceleri uyku için odasına çekildiğinde kendisinin haberi olmadan kendisine yazılım mı yükleniyor acaba diyorum.
Ya da; yaptığı ABD ziyaretlerinin birinde kendisine bir 'mikroçip' yerleştirildi de sürekli uzaktan mı kumanda ediliyor acaba diyorum.
Sistemi kuranlar sistemi arada resetliyorlar, arada update ediyorlar, arada da arapsaçına mı çeviriyorlar acaba diyorum. (zaman zaman sistem ciddi hata veriyor çünkü)
Acaba Sayın Cumhurbaşkanımızı bir Android'e mi çevirdiler diyorum.
Hele de Bükreş'e giden Cumhurbaşkanımızın fotoğrafını çeken Associated Press (AP) muhabiri Vadim Ghirda'nın yakaladığı o meş'um kareye bakınca, bu düşüncelerimde acaba gerçekten haklı mıyım diyorum.
Hayal gücüm mü beni bu hale getiren, yoksa duru görülerim mi bilmiyorum.
Aklımdaki deli fikirleri üretiyorum da üretiyorum...
Aman aklınıza geldiyse gitsin, vallahi Fuat Avni ben değilim.
Hiçbir geometrik figürle de alakam yok.
Sadece fikrim geldi...
****
Hepimizin kameralara garip bakışlar attığımız anlar oluyor sıkça. Habersiz yakalandığımız o karelere bakınca insan kendisini dahi tanıyamıyor. Bu kare de öyle karelerden biridir muhakkak. Değil mi?
Ne demiştik bir yazımızda; "Olur böyle vak'alar, kameralar yakalar"...

Kaçar mı hınzır kameramanlardan hiç, yakalıyor işte keratalar...
Sonra da senaryo üzerine senaryo yazmak bize düşüyor.
Yazalım bakalım, bakarsınız belki birisi tutar...
Tutar mı tutar...