19 Ocak 2015 Pazartesi

Parayı yöneten hayatı yönetir

Geçtiğimiz Cumartesi Bursa Özel Final Okulları epey faydalı ve farklı konuda bir seminere ev sahipliği yaptı.
Nilüfer İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, U.Ü. Eğ. Fak. Okul Öncesi Anabilim Dalı, Ata Lions Kulübü, Demirtaş Rotary Kulübü, HABİTAT ve BUİKAD katkılarıyla düzenlenen 2. Bursa Finansal Okuryazarlık Semineri'ne ben de katıldım.
Projenin içeriğinden söz ederek konuklara 'hoş geldiniz' diyen Bursa Final Okulları Kurumsal İletişim ve Tanıtım Müdiresi Tijen Sözeri'nin ardından ilk konuşmayı Final Okulları Kurucusu İhsan Özen yaptı ve bizleri çocukluk günlerine götürdü.
Özen; "Mühendislik; doğal hayat içerisindeki materyalleri kullanmaktır" diyerek başladı sözlerine. Sonra da oyunla öğrenilenleri, doğanın her parçasının bir oyuncağa nasıl dönüştüğünü anlattı. O konuşurken sallanan kafalardan salondaki pek çok kişinin aynı oyuncaklarla oynamış olduğu ortadaydı.
Ayçiçeklerinden tekerler, telden arabalar, çemberler, tahta bilye arabalar...
Özen sözlerini "Öğrenme modellerinin en iyisi rol model-örnekleme olmalıdır" diyerek nihayetlendirdi.

Nilüfer İlçe Milli Eğitim Müdürü M. Mustafa Tüfekçi de yaptığı konuşmada bireysel emekliliğe dikkat çekti.

Final Anaokulu öğrencileri U.Ü. Eğ. Fak.'nden Erdem Gedikli'ye ait olan Tutumlu Olmalı parçasını içi para dolu kumbara şıkırtıları eşliğinde söylediler.

Yine Bursa Final Anadolu ve Fen Lisesi öğrencilerinin Öğrenen Organizasyon kapsamında kurduğu "Kahramanlar" takımından 11 genç, Öğrenen Organizasyonu Projesini ve bu proje kapsamında yaptıkları takdire şayan etkinlikleri anlattılar.

U.Ü. Eğ. Fak. Okul Öncesi Anabilim Dalı Handan Asûde Başal çocuklarda para yönetim algısının nasıl edindirilebileceği üzerine bir sunum yaptı uzun uzun. "Çocuklarınıza dengeli harçlık verin. Bunu da düzenli ve zamanında verin" dedi. Bu konuda pek çok bilgi verdi.

Habitat'tan Kâzım Hasırcı gençliğinin verdiği enerji ile farklı noktalara değindi. "Hayal ile hedef arasında bir fark vardır. O da plandır" dedi.

BUİKAD'dan İpek Yalçın, daha sonra da Burç Kültür ve Sanat Merkezi Genel Sanat YönetmeniSebahattin Kılıç kendilerini, etkinliklerini ve hedeflerini anlattılar.
Kılıç, "Hay'dan gelen Huy'a gider" sözünün yanlış yerde kullanıldığına, Hay ve Huy'un Allah'ın isimleri olduğuna, emeksiz kazanç ve hesapsız harcamalar için kullanılmaması gerektiğine özellikle dikkat çekti.
****
Seminer boyu aklımdan geçen, "Okullarda nasıl para kazanılacağının hedeflendiği ama nasıl harcanacağının öğretilmediği" üzerine oldu.
Genellikle insanların çocukluk günleri ya okullarda ya da çırak olarak bir meslek erbabının yanında geçiyor. Hedef; meslek sahibi olup, iş kurmak ve kazanmak.
Hatta daha çok kazanmak, en çok kazanmak.
Parayı kazanmak zor belki ama kazanılıyor. Mühim olan onu elde tutup doğru yönlendirmekte.
Yani kazanç ne kadar olursa olsun ona hükmedebilmekte.

Bu konuyu enine boyuna anlattı uzmanlar.
Özellikle çocuklarda para harcama ya da parayı tutma konusunda yoğunlaştılar.
Neden çocuklar derseniz; anne babasının zor günlerden gelip, çalışıp didinip kazandıkları parayla rahat ettirmeye çalıştığı çocuklar yokluk bilmiyorlar. Çünkü anne babalar kendi yokluklarını çocukları yaşasın istemiyorlar. Böylece de çocuğa Gak dedi mi su, Guk dedi mi ekmeği dayıyorlar.
Çocuk da sadece Gak Guk sesleriyle yaşamaya alışıyor, hayatı kendisine hizmet edilmesi gerektiğinden ibaret sanıyor.

Ya da parayı sonradan bulanlar paraya alışık olmadıklarından ve bunun bitebilir olduğunu anlamadıklarından parayı nerelere harcayacaklarını şaşırıyor, har vurup harman savuruyor, sonra da geldikleri noktadan geride tamamlıyorlar.
Bakınız çekilişlerde büyük ikramiye kazananların hallerine...
Parayı yönetmeyi bilmediklerinden pek çoğu sefil durumda. Özellikle de parayı bulunca öncelik olarak evdeki hatunu değiştirdiklerinden, sıfırı tükettiklerinde geri dönecek iki göz odaları bile olmuyor.

Bir de ilk gençliklerinde delice paralar kazanıp, 30'lu yaşların sonuna doğru basketbolu bırakan, bıraktıktan sonra da gelmesine alışkın olduğu gelirin birdenbire düşmesiyle yeni hayatına ayak uyduramayan NBA oyuncularının durumu.
Yine birdenbire ünlenip, ummadıkları bir paraya kavuşup, paranın hep böyle akacağını düşünen sahne starların durumu...
Sürdürülebilirliğin esas olduğunu, gün gelip çeşmenin suyunun kesilebileceğini, akarkendoldurmak gerektiğini kimse öğretmemiş onlara demek.
Söyleyenlere de kulak vermediler ihtimal.
"Para benim değil mi, istediğim gibi harcarım!"

Bir para show da, Amerikalı namağlup boksör Floyd Mayweather'den.
Mayweather kendisi birbirinden pahalı saatlerini düzenlerken, yatakta gözüken iki kadın da ortaya dizilen paralar ile "100 bin doları ilk kim sayacak" oyununu oynuyor. Mayweather'in sosyal medyada kendi eliyle paylaştığı bu görüntüler dönüyor.
Bu da bize Köyden İndim Şehire filmindeki Zeki Alasya'nın altınları sayma sahnesini hatırlatıyor.
****
Eskinin gösteriş ayıp, tevazu şart hallerinin yerinde yeller esiyor açıkçası...
Ki o günlerin mahalle kültüründe çocuklar tatillerde bir esnaf yanına verilir ya da memleketteki köy işlerine yardım ettirilir, böylece de canlı canlı hayat eğitimi alırlardı. Şimdi çocuklarımız okullarda o kadar yoruluyor ki, tatil boyu hepsi el ense yatmakta. "Hangi tatil köyüne gitse, hangi gezi programına katılsa" programları daha kış aylarından yapılmakta.
Tatil de lazım elbet. Lakin hayat tatilden ibaret değil...

Tasarruf için, "gelen paradan arta kalan paranın" değil, "gelen paradan ayrılan belli bir miktar paranın" muteber olduğunu öğrenmek lazım öncelikle. Harcamaya programlanmış bu düzende arta kalan parayı beklersek, daha çoook bekleriz.

Tasarrufu hayatın her alanına yaymalı üstelik. Hoyrat ve limitsiz yaşanan bir hayat hem bedeni, hem ilişkileri, hem maneviyatı, hem de maddiyatı tüketir...

Malum, gelirinden fazla gideri olmak son zamanların en moda hali.
Sokaklarda stant açılarak dağıtılan kredi kartları ve dışarıda alınacak onca şey varken kim takar borcu! Öderiz nasılsa değil mi? Ödeyemezsek de kredi çekeriz, onun borcunu ödemek için diğer bir bankadan kredi çekeriz. Tam bir ip cambazlığı...
Derken gün gelir delik kapanamaz hale gelir ve....
GÜM!
Gümleriz...

Para yerine ilk kullanılan objenin deniz kabuğu olduğunu öğrendik sunum esnasında.
Acil Durum Fonu'nun gerekliliğini, kenarımızda kötü günler için bizi en az 3 ay idare edebilecek paramız bulunmasını teyit ettik.
İçimizden, "Hayat bir gün, o da bugün" deyişini bir kez daha düşünmeli dedik.
"Bugünü, geçmişi unutmadan, geleceği yakmadan yaşamalı" dedik.

Sınırlı kaynaklar ile sınırsız ihtiyaçlar dengesi uzmanlığına deniyor EKONOMİ...
Ve artık 'ekonomi' Milli Eğitim'in müfredatında muhakkak yer almalı.

Kişiler de alış veriş çılgınlığına kapılıp her gördüğünü almamalı.
Bunun için 10 saniye kuralını uygulamalı.
10 saniye kuralı da ne diyeceksiniz? Söyleyelim. Bilinç ile bilinçaltı arasında 6 saniye varmış.
Almalıyım! dediğimiz bir şey için içimizden 10'a kadar ağır ağır saymak gerekli demek ki. 8. saniyede İhtiyacım var mı? sorusu gelecektir aklımıza. Ondan sonra bir kez daha düşünmeli...
İhtiyaç mı istek mi iyi karar vermeli...

Zihin böyle işliyor; doymak için de zamana ihtiyacı var, trafikte olanların intikal etmesi için de...
O zaman ona göre davranacağız. Onun sesine kulak kabartacağız...
Yoksa parayı yönetmeyi bilenlerin yönettiği hayatların birer figüranı olmaktan öteye geçemeyeceğiz...
****
Bu faydalı seminerin sonunda seminere katkı sağlayanlara ve destek olanlara birer plaket verildi.
Umarız ki orada bulunan eğitmenler ve öğrenciler bunca konuşmadan gereken bilgileri edindi...

Binalarımız giyimli, enerjimiz verimli olsun

Enerji Verimliği Haftası'nda Türkiye'nin tek Tübitak Kobi Arge destek programı ile üretilen doğal yalıtım malzemesi olan Delfin Thermoproff'un tanıtımı için bir seminer düzenlendi BAOB Mimarlar Odası Konferans Salonu'nda.

Mimarlar Odası Bursa Şubesi iş birliği ile sürdürülebilir enerji, bina kabuğu oluşturma, dünyada ve Türkiye'de yalıtımın önemini anlatan seminere Delfin Boya Satış Pazarlama Müdürü Hüseyin Ceylan ve Üretim Müdürü - Tübitak Sorumlusu Emre Mert konuşmacı olarak katıldı. Seminerde, konforlu yaşam alanları oluşturmanın ekolojik dengeyi bozmadan da yapılabileceğine ve bunun gelecek nesiller için olan önemine dikkat çekildi.

Konuşmacılar teknik bilgilerle dolu sunumlarını yaparken ben eskilere gittim.

"Ahşap ya da kâgir evlerimiz varken ve kışlar bugünlerden daha sert geçerken nasıl olup da soğuktan donmuyordu insanlar" dedim.
Isınmak için evlerde şömineler, kuzineler, kâh kurbağa, kâh döküm sobalar, maşingalar, ocaklar, maltızlar... Tabii bir de yün yorganlar, yün yastıklar. Ayaklarda çetikler patikler, üzerlerinde hırkalar yelekler...

Sonra; kışın sıcak, yazın serin tutan müstakil evlerden, kışın ısınmak, yazın soğumak bilmeyen betonarme binalara geçiş.
Sobalarda kovalı ya da gazlı sistem. Kat kaloriferleri. Merkezî sistem fuel oil'li ya da kömürlü kaloriferler, klimalar ve kombiler...
Isınmak için yak babam yak. Yakıt mı yanan yoksa para mı diye kara kara düşün dur. Ve bir de yaktığın kadar da ısınama.
Neden?
Çünkü pencereler yere kadar inen İspanyol pencere, üzerlerinde de tiril tiril incecik cam. Ahşap doğramalarda ise işçilik beş para etmiyor. Rüzgâr pencerenin zayıf bir köşesinden girip, evi tümden talan edip bulduğu diğer çatlaktan çekip gidiyor.
Kolonlarla tuğlaların genleşmesi birbirinden farklı olduğundan, hele bir de işçilik de doğru yapılmamış ise, kolon ve tuğla aralarında uyumsuzluk ve yer yer aralanma başlıyor. Tabii o aralardan da içeriye buz gibi bir hava doluyor.
Beton kolonlar dışarının soğuğunu aynen içeriye iletip, bir de içerideki nem oranını arttırıp, hem insanın burnunun direğini sızlatıyor, hem de saç diplerini dahi donduruyor. Bir de bulunduğu yerde rutubete sebep olup küf oluşturuyor.
Bu binaları ısıtacağız diye hem bizim, hem de ülkenin parası ciddi anlamda yakıta gidiyor.

Öncelikle soğuk hava girişini ve sıcak hava kaçışını önlemek lazım oysa değil mi?
****
Ne yapardık sobalı günlerde hatırlayın; ince kadın çoraplarını birbirine ekleyip pencerelere-kapılara geçirirdik. Ya da pervazları yapışkan süngerlerle kaplayıp tampon bölge oluştururduk. Kapı eşiklerine de kum torbaları koyardık.

Bu önlemler birer birer alınırken camlar çerçeveler değişti sonra. Ahşaplar rafa kalktı, yerini PVC malzemeler aldı.
Ardından evlerdeki tüm balkonlar kapatıldı.
Memleket adeta Kapatılmış Balkonlar Cumhuriyeti halini aldı.
O da kesmedi, bina giydirmeleri başladı.
Binalara mantolar giydirip alttan üstten yünlendi.
Çatılara da birer bere ördük mü tamamdır...

Lakin her yeni icadın artısı da var eksisi de.
Cumhuriyet Gazetesi yazarlarından Şehriban Kıraç'ın dediği gibi; mantolamalar sonrasında "Binaların % 80'i tek bir kibritle yanacak" hale geldi.
Mantolamanın bu yanıcı ve yandığı zaman da zehirli gaz çıkarıcı özelliği ortaya çıktıktan sonra yeni ürünler bulma ihtiyacı gelişti.
Üstelik bu kaplamaların yarattığı ağırlık binalara ek bir yük de bindiriyordu.

Dönelim yeni bulunan ürüne:
TÜBİTAK'ın buluş olarak nitelendirip desteklediği ve 4,5 yıl süren çalışmalar sonunda ortaya çıkan Delfin Thermoproff, ısı yalıtım, ses yalıtım, su yalıtım, yangın yalıtımda ekolojik, antibakteriyel ve doğal yalıtım ürünü. İçinde bulunan gözenekli ve nefes alabilen, açık hücre hafifleştirilmiş agrega, volkanik ve yapay taşlardan, inorganik maddelerden oluşan ısı, su, ses, yangın yalıtımı yapan mantar ve küf oluşmasını engelleyen sıva ve harç formunda üretilen doğal bir yalıtım malzemesi. Diğer ısı yalıtım sistemlerine göre daha ekonomik. Tuğla, bims, gazbeton v.b. yüzeylerde kara sıva gibi yüzey hazırlığı gerektirmeden direk uygulanabiliyor. Doğal, nefes alabilen, uzun ömürlü, çok hafif, binanın yükünü azaltan su-ses geçirmeyen A1 sınıfı yanmaz malzeme. Uygulandığı yüzeydeki duvar yapısına göre %45 ile %60 arası ısı tasarrufu sağlıyor.
Ürünün teknik tanımı bu.

Ürüne ihtiyaç doğuran Türkiye'nin enerji geçmişine bakalım bir de.
Enerji verimliliği memleketimizde 2000 yılından sonra gündeme geliyor, 2007'de de Enerji Verimliliği Yasası çıkıyor.
Yalıtımın önemi ve daha konforlu, daha dayanıklı ve daha değerli binalarda yaşamak için binanın sadece soğuktan-sıcaktan değil, yangından, sesten ve sudan da yalıtılması gerektiği anlaşılıyor.
Bu yalıtımla sağlanan enerji tasarrufu hem ailelere ve dolayısıyla ülkeye kazanç sağlıyor.

Türkiye'de binalarda metrekare başına düşen enerji kullanımı 320 kwh saat, Avrupa'da ise 30-60 kwh imiş...
Kısacası Avrupa'dan 30 yıl gerideyiz ve Avrupa'nın iki katı doğalgaz harcıyoruz.
Bu kadar zengin miyiz neyiz?

Üstelik memleketimizdeki binaların % 88'i yalıtımsızmış.
Bu da 17 milyon konut eder ve yılda 7,5 milyar dolar paramız havayı ısıtmaya gider...
Enerjide tüketim artarken üretimin yerinde sayması sebebiyle zaten göbeğimizden dışarıya bağlıyız. 50'li yıllarda tüketimin tamamını karşılayan üretim, 2020 senesinde ihtiyacın ancak % 8'ini karşılayabilecekmiş.
Ya geri kalan % 92?
****
Aslında hep ısınmaktan söz ederiz de, ısınırken harcadığımızdan daha fazla enerjiyi soğuturken harcıyormuşuz.
Kışın gıkı çıkmayan ama yazın patır patır patlayan trafoları hatırlayın...
Kışın ısınmak için alternatif çok, yazın dayan elektriğe...
Sonra da olan bu...

Eee, sen yıkar mısın buz gibi taşlıkları olan caanım binaları, yapar mısın yerine sefer tası gibi üst üste, güneşi emdi mi sabaha kadar içerisini fırına çeviren koca koca blokları.
Hadi bakalım şimdi ısıtmak için de, soğutmak için de uğraş dur.
****
Artık geri dönemeyeceğimize göre burada da imdada Ar-Ge'ler ve teknoloji yetişiyor.
Her geçen gün gelişen sektör doğayla uyumlu ürünler tasarlayıp kullanıma sunuyor.
Bu tasarımlar insanoğluna daha doğal, daha konforlu ve daha ekonomik yaşamanın kapılarını aralıyor...
Ve yeni dünya düzeninde sürdürülebilir enerji gündemin en önemli maddesi oluyor...

16 Ocak 2015 Cuma

Nâzım olmak kolay değil elbet…

Duvardaki fotoğrafına bakıyorum uzun uzun…
Lakin o bana bakmıyor.
Başka yöne çevrilmiş bakışları.
Bursa Hapishanesi’nde çekilmiş fotoğraflardan birisinde gencecik haliyle duruyor karşımda…
İçinden binlerce yolcu gelip geçen, yüz binlerce anının hala bir yerlerde yaşadığı, hani şimdinin Adliye Binası’nın olduğu yerde…
Sesler, konuşmalar, gülüşmeler, içilen cigaralar, çalınan sazlar, yanık türküler, hasret yüklü mektuplar, görüş günleri, katiller, kader kurbanları, çaresiz akan gözyaşları…
Keşke zamanda yolculuk yapabilse insan diyorum. Keşke o günlere gitse de yaşananlara şahitlik etse.
Ya da o günlerde yaşamış olsa ama hiç ölmese, o günlerin ardından bir de bu günleri görse…
Önce yasaklanmalara, sonra da poh pohlanmalara canlı canlı şahitlik etse…
“Peki ama şimdi değişen ne?” dese…
Nazım aynı Nâzım, şiirler aynı şiir, şarkılar aynı şarkı…
Yoksa değişen zaman mı?
Nâzım; doğumunun üzerinden geçen 100 küsur sene sonra alkışlanmaya başlandığına göre, kendi döneminin 100 yıl ilerisinde yaşıyormuş demek ki…
Dedim ya keşke görseydim…
Kapak fotoğrafındaki gibi poz verseydik birlikte. Sohbetler etseydik.
Biliyorum, onu anlatmaya ne sözcükler yeter, ne cümleler.
Anlatmış zaten o kendini şiirlerinde. Kimseye söz bırakmamış.
O anlatmış da, anlaması gerekenler ya anlamamış ya da yanlış anlamış…
Bu anlamazlıklar onu önce maphusa, sonra da vatanından uzağa savurup atmış…
Yıllar içinde Nâzım; kavga, hasret ve ümitten ibaret bir insan halini almış…
Daha nesi anlatılır ki onunla yaşanmadan...
Yaşayanlar da anlatmış O’nu uzun uzun...
Piraye hele...
Hadi açıp okuyun şimdi onu satır satır, sayfa sayfa.
Bakın artık Nâzım yasak değil.
Okuyun ve şimdi anlayın...
“Bilim aklın şiiridir; şiir de yüreğin bilimi” demiş Gorki.
Şair olmak herkese nasip değil.
Hele hele yürekli bir şair olmak hiç değil...
Benim büyüdüğüm dönemlerde yasaklıydı Nâzım.
Babam elindeki Nâzım kitaplarını bana verirken “Aman dikkat” diye tembih etmişti.
Ev basmalar, kitap aramalar, bulunca bulduğunu nezarete atmalar bolcaydı.
Malum; 12 Eylül öncesi günler ve “Komünistler geliyor!” korkutulmaları…
Yıl 1980, Nâzım öleli olmuş 17 sene, hala Nâzım’dan korkulmaktaydı…
Nâzım Hikmet ben henüz birkaç aylık iken veda etmiş dünyaya.
61 yaşında imiş sadece. Bana göre çok büyük, çağına göre “Tam adam olduğu zaman”...
Yaşadığı onca çalkantılara daha fazla dayanamamış bedeni besbelli.
Gurbet elde yitip gitmiş üstelik.
Vatanına hasret, toprağına hasret...
****
Nâzım Hikmet’in doğum günü olan 15 Ocak’ı gıyabında kutluyoruz her sene.
Her yıl olduğu gibi Nilüfer Belediyesi bu yıl da Nâzım Hikmet Kültürevi’nde bir anma programı düzenledi.
Gecenin konuğu Nâzım’ın şiirlerine ruh veren sesiyle Nida Ateş…
Salon merdivenlerine kadar doluydu.
Her anmada olduğu gibi; “Onlar anlamasa da bak biz seni anlıyoruz” dedik yine.
“Anlamayanların anlamsız ve anlayışsız korkuları için mi heba oldu ömrüm?” diye sordu...
Cevap veremedik...
Nâzım’ı anlatan serginin açılışına yetişemesem de şiirlerinden bestelenmiş şarkıların söylendiği Nida Ateş konserine yetiştim.
Şiirlerini okuduk, şiirlerinden bestelenen şarkılarını dinledik. Biz dinledik diye, biz söyledik diye dünya batmadı.
Bak yine oldu sabah, bak yine kaldığı yerden başladı hayat…
İlk eser tanıdıktı;
* Dağlara Çıkma Karadeniz eserini ilk kez Şükriye Tutkun’un albümünde dinlediğimde hayran kalmıştım. Kaset kapağını ve eserlerin kime ait olduğunu okumuştum ihtimal, fakat unutmuşum.
Bu gece Nâzım Hikmet’in doğum gününde açılış bu şarkıyla yapılıp, parçanın öyküsü de anlatılınca eve gelir gelmez kaset arşivime el attım ve o albümü buldum.
Evet, yasaklı olduğu yıllarda Mesut Cemil eseri olarak sunulan bu eserin sözlerinin Nâzım Hikmet’e, müziğinin ise Mesut Cemil’e ait olduğu kaset tanıtım kapakçığında yazıyordu.
Hakkının teslim edilmiş olması içimi rahatlattı.
Sonra şarkılar yağmaya başladı.
* Zülfü Livaneli’den dinlediğimiz “Denizin üstünde ala balık”…
Nihai karar, “Deniz olunmalı oğul”…
* Nida Ateş’in sesinden “Ben senden önce ölmek isterim” şiiri, Piraye, Nâzım ve aşk.
Nâzım aşka aşık bir adam. Ve çevresinde içindeki bu aşka aşık kadınlar…
* Tuna şiirinin Nida Ateş tarafından bestelenmiş hali…
Karadeniz’in karşı yakasından, Varna’dan memlekete, evladına seslenişi.
“Memeeed, Memeeed, Memeeed!”
Sesi yankılanırken, silueti belirdi. Dalga sesleri, çaresiz haykıran, hasretle yanıp tutuşan, koca bir dev adam…

Her seslenişinde yüreğim dağlandı. Gözyaşlarım kendilerini bıraktı, Nâzım için, Memed için aktı…
Ama niye? Değer miydi? Değdi mi?
* Tiyatro sanatçısı Ali Düşenkalkar “Çınar” şiirini seslendirirken, Nâzım’ın şiirlerinin bestelenmeseler dahi adeta birer senfoniyi andırdığını düşündüm. Hepsinin kendine has tınısı, notası, melodisi, ahengi…

* Curasını eline alan Ateş, Karlı Kayın Ormanını çalmaya başladı, salon hep bir ağızdan haykırdı;
“Ne ölümden korkmak ayıp, ne de düşünmek ölümü 
Değil Nâzım değil, en fazla ölürüz işte… 
Ötesi mi var?
* Yine Ali Düşenkalkar ve yine şiir: “Severmişim Meğer”… 
Şiirin bir satırı vuruyor bir yerinden. 
“18 yaşında en değersiz eşyamız canımızdır” 
Ah be delikanlılık... 
Ne gözü karasındır sen...
* “Ayrılık demir çubuk gibi” derken şiirinde, şiirin bir yerinde bir anda “Ayrılık aramızda bir köprü” der mi hiç insan.
Özlemin yarattığı aşkı ve ayrılığın bağlayıcılığını bu kadar derin anlatır mı?
“Bir başkasıyla yaşamaktansa seni sensiz yaşamak, hatta senin yolunda ölmek daha evla” der gibi...
* Yine bir Nâzım şiirinden yine bir Nida Ateş bestesi; 

Ninni…
“Ruhum gözlerini yumuşacık yum, kucağımdaymışsın gibi bırak kendini
ninni,
uykunda unutma beni… ninni...
Gözlerini yumuşacık yum
yeşil ela gözlerini
ninni ruhum ninni
Sen yukarda yemişli dalların içindesin,
yeşil gözlerin güneş dolu,
dudakların bala bulanmış
ben ağacın dibindeyim,
bir ayağım çukurda...
Ben senden çok önce gideceğim,
sen bensiz kalacaksın ihtiyarlığında…”

* Nâzım’ın kaleminden Kurtuluş Savaşı Destanı ve Şayak Kalpaklı Adam, Atatürk…
Destanda öyküsü geçen Arhavili İsmail ve Livaneli tarafından bestelenen Arhavili İsmail parçası…
Hepsi birer öykü, hepsi birer film...
* Bir erkek bir kadına “Seni Düşünmek Güzel Şey” diye sesleniyorsa, ya da bir kadın bir erkeğe… Düşünmesi bile güzelse… Aşk değil de nedir bu…
* Bedri Rahmi Eyüboğlu Nâzım’a ithaf ettiği “Yiğidim Aslanım….” şiirinde, “Şu Bursa’nın ufak, tefek taşları...” diye başlamış dizelerine. Şu sılanın ufak tefek yolları diye bilirdik biz. Öğrendik aslını...
****
Ah Nâzım, sen bu şiirleri yaz diye miydi yaşadığın bunca sıkıntı, yoksa o şiirleri yazdın diye miydi?
İlki için idiyse çok üzüleceğim, ikincisi için idiyse, diyecek kelime yok, lanet edeceğim…
Nâzım olmak kolay değil elbet.
Kaç Nâzım var ki, Kaç Nâzım kaldı ki?
Yanı başımızdaki Nâzımlara haksızlık ediyoruz belki şimdi de…
Görmezden geliyoruz ya da günahlarına giriyoruz…
Kendi geri kalmışlığımıza bakmayıp, bizden ileride oldukları için ulaşamadığımız o insanlara cezalar veriyoruz...
Etmeyelim. Farklılıkları fark edelim...
****
Konserin ardından açılışına yetişemediğim sergiyi gezmeyi ihmal etmedim.
Vakit geç olmuştu, gecenin sessizliğinde sergi salonu sanki daha sihirliydi.
Sergiyi gezenler tek tek her şeyi okumaya çalışıyor, her fotoğrafın başında uzun uzun duruyorlardı.
Sessiz, sakin ve saygı dolu okuyorlardı duvarlardaki yazıları. Hüzünle bakıyorlardı fotoğraflara.
Von Gogh’un sergisinde kapıldığım mistik havayı soludum o anda.
İstedim ki her satırı uzun uzun okuyayım, her fotoğrafa uzun uzun bakayım, Nâzım’a doyana kadar orada kalayım…
Fotoğrafları, mektupları, şiirleri, dokuma atölyesi, Bursa’daki mekanları ve hayatlarını değiştirdiği insanlarıyla insan Nâzım Hikmet vardı her karede, her satırda…
Ayrıldık tabii çaresiz.
Bildiğimiz kadarına öğrendiklerimizi ekledik.
Nâzımlar ölümsüzdü, bunu bir kez daha belledik…
****
Okuyucuya not: Sergi 15 Şubat 2015’e dek Nâzım Hikmet Kültürevi’nde açık kalacak…
“Kaçırmayın”…
Ve okuyucuya bir tavsiye: Nâzım Hikmet’i Lateradio‘da bir de Özge Ersu‘dan dinleyin derim…
Dinlemek için
 tıklayın:

15 Ocak 2015 Perşembe

Cumhurbaşkanlığı Konuk Karşılama Ekibi iftiharla sunar

Bu görüntüleri medyada gördüğüm zaman "Çocuklar yine bir şeyler karıştırmışlar" dedim.
"Keratalar fotoşop'un dibine vurmuşlar" dedim.
Sosyal medyada dönenleri görünce bunu mizahî ve hicivli bir Zaytung haberi zannettim.
Değilmiş...
Bu gerçekmiş..!
Ben ki 'Adımız Osmanlı olsun'lara, 'Tiksiniyorum'lara, '6 yaşındaki kızlar da nikâhlansın'lara prim verip yazmak için kayda değer görmemişim, bu fotoğrafı görünce "Pes!" dedim.

Görüntü ne mi?
Saray'ın merdivenlerinde sağlı sollu dizilmiş 16 'dönem kıyafetli' adam. Hepsi de birbirinden heybetli bir duruş içinde. Tam teçhizat kuşanmışlar silahlarını.
Ortalarından yardırarak inen de Cumhurbaşkanımız.

Ah Cumhurbaşkanım ah, çocukluğunuzda müsamerelere mi çıkartılmadınız, yoksa çıkartıldınız da hep yan rollerde mi kaldınız ne yaptınız anlamadım ki...
Nedir bu 'en iyi show bizde' halleriniz...
Yoksa korumalarınızdan memnun değilsiniz de kendilerine bir mesaj mı vermek istiyorsunuz?
"Bakın ayağınızı sıkı basın, yoksa böyleyken böyle!"
Merdivenleri ve sizi öyle görünce nikâh solanlarının nikâh seramonilerini de hatırlatmadınız değil inanın bana...

Hani bilirsiniz; karşılıklı merdivenlerden inen gelinle damat, nedimelerin uzun kuyruğunu tuttuğu gelinliği ile salonda salına salına yürüyen gelin, 'Kızı aldım!' edasıyla omuzları dikilmiş, göğsü kabarmış damat, çiçekler, alkışlar, gözleri yaşlananlar, hasedinden çatlayanlar...
"Şişt, kendine gel", "Burası bir nikâh salonu değil. Ortada gelin felan da yok!"
Sahi, First Lady'miz nerede?
Bunca konuştuğun mesele de ne derseniz; Filistin lideri Mahmut Abbas Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile görüşmek için Ak Saray’a gelmiş.
Törende, ilk kez tarihteki 16 Türk devletinin askeri kıyafetlerini giyen askerler de yer almış.
Filistin Lideri bu görsel baskı altında ne kadar konuşabildi artık bilmem...

Yıllardır turistleri Kılıç Kalkan ekibiyle karşılıyoruz.
Laf aramızda, bu görsel zenginlikten korkup da gemilerine nasıl kaçacaklarını şaşıranlar da olmadı değil. Bir de Mehteran eşliğinde Yeniçeriler'i görseler...
Şimdi biz, ilerleyen günlerdeki görüşmeleriniz için ne gibi atraksiyonlar hazırlıyorsunuz merak içindeyiz doğrusu.
Bundan böyle hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır malum.
Geceler boyu 'Ne yapsam da sekiz sütuna manşet olsam' diye düşüneceksinizdir.
Ne de olsa çıtayı yükselten sizsiniz...
İç basın da kesmez sizi, dış basında da yer almanız lazım bolca....
Gardırobunuzu da yenilemeniz gerekecek üstelik.
Çeşit çeşit, rengarenk esvaplar, parmaklarda olsun, yakalarda olsun, sarıklarda olsun birbirinden kıymetli mücevherat.
Bilmemkaç beygir gücünde zırhlı araçlara da binmezsiniz artık sanırım.
O kadar beygirin çektiği bir fayton lazım size.
Ak Saray'ı da boşverin, dev bir otağ kurun kendinize bence.
Yaptınız madem tam layığıyla olsun, değil mi?...
Ha bu arada; aman diyim, Pembe İncili Kaftan ile sakallara dizilen boncukları da unutmayasınız...
İkisi de Osmanlı'nın olmazsa olmazlarıdır...
****
Belinizdeki palayı niye gösteriyorsunuz bana öyle Sayın Cumhurbaşkanım?
"Seni jurnalci seniiii!" mi diyorsunuz?
Aman efendim yanlış anlamayınız...
Sözlerime son verirken hürmetler eder, ellerinizden öperim...
Üstüne üstlük bir de "Padişahım çok yaşa!" derim...
Daha ne yapayım, arkama bakmadan ufak ufak giderim...
****
Gevezelik bir yana; isterim ki devlet olarak da tarihimizi unutmayalım ve yaşatalım, lakin zamanlar arasında da sıkışmayalım. Kaş yaparken göz çıkartmayalım.
"Çağını bil çağına yakış" demiş Cem Karaca oğlu Emrah'a yazdığı şarkıda...
Biz çağı yakalamakla kalmayıp yeni çağlar da açalım... 
Gerilmeyelim, gerilemeyelim, ilerleyelim.
Şanlı tarihimize hakkını ancak o zaman  teslim etmiş oluruz...

13 Ocak 2015 Salı

‘Mevsimlik Tarım İşçileri’nin sessiz dili

"Binlerce satır da yazsa, saatlerce de konuşsa, ânı yakalayan tek bir karenin anlattığını anlatamaz insan" diyerek başlamak istiyorum bu yazıma.
Sonra da size bir sergiden ve sergi sahibinden bahsetmek.
Çukurova Ziraat Fakültesi mezunu Adanalı bir ziraatçı kendisi. Eğitiminin ilk temelleri memleketi olan Adana’da atılmış. Mesleği olan Ziraat Mühendisliğini devam ettirmenin yanında, 2009’da almaya başladığı profesyonel fotoğraf eğitimini ilerleterek ve çektiği fotoğrafları derleyerek sergiler açmış..
Bahsettiğim kişi uzun zamandır tanıdığım ve meslekî olsun, fotoğrafçılık alanında yaptığı çalışmalar olsun gelişmelerine an be an şahit olduğum Ziraat Mühendisi Teberik Kölgeli.
Kölgeli'nin “Mevsimlik Tarım İşçileri” ve “Memleket Yolcusu” sunumları Uludağ Üniversitesi, TMMOB ve farklı derneklerde gösterildi. Çektiği fotoğraflar “Dört Mevsim Tarım”, “Flamingolar”, “Semazen” ve “Kadının Objektifinden Kadın” karma sergilerinde yer aldı.
“Anadolu Işığı” fotoğraf sergisi ise, 2014’ün son ayının 6'sında düzenlenen Bursa FotoFest kapsamında fotoğrafseverlerle buluşmuştu.
O gün FotoFest’in açılışına ben de katılmıştım ve Teberik bana “Anadolu Işığı”nın sergilendiği bölümü gezdirmişti.
O gün her fotoğrafın başında durup anlatmıştı uzun uzun.
Her fotoğrafta bir öykü, her çekimde bir anı vardı.
Ve bütün yaşananlar Teberik'te saklıydı...

2015’in ilk günlerinde, BAOB Salonu’nda Mevsimlik Tarım İşçileri temalı fotoğraf sergisinin açılışında idik.
Açılış konuşmasını Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Doç. Dr.Eruğrul AKSOY ve Uludağ Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İsmail FILYA yaptı.
Açılış kurdelesini kesen Oda Başkanları ve Dekanın yanında, arkadaşları, ailesi ve sanatseverler Kölgeli’yi bu özel günde yalnız bırakmadı.
Fotoğraflar sanatsal yönden ancak ustalar tarafından eleştirilebilecek bir düzeydeydi. Her karenin kompozisyonu, ışığı, renkleri ve ifadeleri görsel bir ziyafetin içine çekti hepimizi.
Fotoğrafların içine girdiğimizde ise bizi bekleyen bambaşka şeylerdi.
“Nerede çekildi bu fotoğraflar, Güney illerinden birinde mi?" dedim.
O kadar uzaklarda değil, çok yakınlarda çekilmiş meğer.
Karacabey ve Mustafakemalpaşa ev sahipliği yapmış bu çekimlere.
Fotoğraf karelerindeki özneler de Mardin’den gelen tarım işçileri imiş.
Bazı fotoğraflara daha dikkatli bakınca aşina görüntüler çarptı gözüme. Tanıdık binalar, tarlalar...
Orada doğup büyümeme ve onlarca yıl yaşamama rağmen hiç görmediğim, hiç bilmediğim hayatlar yaşanıyormuş yaşadığım ilçenin çevresinde.
İşçilerin kurdukları çadırlar, çadırlarda yaşanan hayat, gençleri tarlada çalışırken çadırda kalarak aş pişiren, çocuklara ebeveynlik eden yaşlılar, anaları-babaları tarlada çalışırken buldukları her şeyi kendilerine oyuncak ederek birbirlerini eğlendiren çocuklar, tarlaya çalışmaya giderken objektife poz veren genç ve kuvvetli kadınlarla adamlar...
Ha bir de, çadır üzerine kalpler çizerek aşkını ilan eden aşıklar...
Hepsini deklanşöre basarak fotoğraf karelerinde ölümsüzleştirmiş Teberik.
Bu sergide, ölümsüzleşen görüntüler arasında ölüme davetiye çıkartan ayrıntılar önemliydi esas.
Kullanılmış ve bitmiş kimyasalların boşalmış kutuları her yerde kullanılıyordu.
Su depolamak için olsun, gıda saklamak için olsun, oyun için olsun…
Yine kimyasallardan arta kalan çuvallar halı misali zemine serilmişti.
İnsanlar burada besleniyor, yaşıyor ve uyuyordu.
Kısacası aldıkları her solukta, içtikleri her yudum suda, yedikleri her lokmada zehir giriyordu vücutlarına.
Ne atıkları atanların bir bilgisi vardı bu konuda, ne de kullananların.
Boş bulduğu her yoğurt kabını, her yağ tenekesini, her boya kutusunu her şekilde değerlendiren bir millet için, objenin “boş” olmuş olması “değerlendirilebilir” olduğu anlamına geliyor malum...
Serginin temalı sergi olmuş olması anlatmak istediğini en kestirme yoldan anlatması bakımından etkiliydi.
Bu konu hakkında pek çok panel düzenlenmiştir muhakkak.
Fakat bakan ama görmeyen gözlere bu yolla göstermek başka...
Sergi BAOB'da 23 Ocak 2015 tarihine dek ziyaretçilerini kabul edecek...
Ben'ce fotoğraf; fotoğrafçılık anlamında sanatın etken dallarından birisi. Gazeteciliğin ise olmazsa olmazı. Haberi gündeme taşıyan, hatta unutulmaz kılan en önemli ayrıntı.
Düşünün bir; okuduğunuz kaç haber var tek tek satırları aklınızda kalan?
Peki ya unutamadığınız kaç fotoğraf karesi?
Görsellik daha önde geliyor değil mi?
Okuma-yazma bilmeyen dahi fotoğraflara bakarak öğrenebiliyor.
Fotoğraflar dilsiz olsa da, dilli olan yayın organlarına göre çok daha etkili oluyor... Çevremizde baktığımız ama görmediğimiz o kadar çok güzellik ya da o kadar çok acı var ki...
Bunların farkına varmak için objektif bir bakış açısı ve zoom yapabilen bir zihin lâzım bize.
Hayatı bir fotoğrafçı gibi yaşamalı demek...
Hepinize iyi çekimler efendim... 

Kapak fotoğrafı Teberik Kölgeli Mevsimlik Tarım İşçileri arşivindendir...
.