28 Aralık 2014 Pazar

Çaresizlikten doğar çareler

İnsan nasıl da çaresiz kalır bazen.
Ne yana dönse, ne yapsa ne etse çıkamaz işin içinden.
Çaresizlikten debelendikçe daha da sarpa sarar işler.
Yardım almak ister çokça, bazen de yardım etmek.
Ne almaya vardır yolu, ne de etmeye...
Eli kolu bağlı oturur oturduğu yerde.
Sadece beklemektir yapacağı...
Ruhunda kasırgalar kopup içi içine sığmazken; sakin ve sabırlı bir bekleyişin ağırlığı altında ezilir an be an...
İnsanın en büyük çaresizliği doğaya karşıdır hep.
Hani hükmettiği sanıp da avucunun içine aldığı doğaya.
Avucunun içindeki doğa teslim olmaz ki yarattığına öyle ha deyince.
Sessiz durup bekler belki.
İçten içe güler hatta.
'Sen öyle san' der gibidir her dilsiz teslimiyette.
Sonra bir gün hiç ummadığı bir anda çıkar karşısına.
Alır elinden tüm gücünü ve o anda gücün verdiği kibirli hallerini yerle bir eder.
"Hani ne oldu gücüne?" der, "Uyumlu ol benimle. Mücadele etme. Bak burada patron benim. Bırak kendini benim kollarıma. Demedim mi ben sana kaç kez, kaç kez uyarmadım mı hafiften, kaç kez işaret etmedim mi, 'Dur! Bir Dur!' demedim mi?" der...
"Dinlemedin. Şimdi çareyi beğenmediğin bende ararken ne kadar da çaresizsin. Karşı koyduğun ve kafa tuttuğun o 'ben', ben izin verdiğim kadar bulacaksın çareyi. Yoksa, yok...." der...
"İstemem senin çareni" deyip kafa tutmaya devam da edebilirsin.
"Ben ettim sen etme" deyip boyun da bükebilirsin...
Sana kalmış...
Diğer tüm sorunlarla bir şekilde başa çıkar zaten insan.
Yokluk, yoksunluk, zaman, mekân, gençlik, yaşlılık....
"Çaresizseniz, çare sizsiniz" denir onlar için en kestirme yoldan.
Öyle; çare çoğunlukla sizsinizdir, fakat ne yazık ki bazen hakikaten de çaresizsinizdir.
Ya da öyle hissedersiniz...
İnisiyatif dışında gelişen beklenmedik olaylar, dahil olunamasa da an be an izlenen vakalar...
'Çarem ol gel' dense gelemez, 'çarem ol gel' denilse gidilmez...
Çare sende midir değil midir o da bilinmez...
Merak, endişe ve korku içinde uzaktan izlemek ve beklemektir elden gelen...
Gelecek tek bir iyi bir habere bir ömür vermektir...
Neden oldu' derken, bir yandan da 'ne oldu'ları irdelemektir için için.
Sorgularken de bunalmamaktır, bunaltmamaktır.
Bir yandan da sorguladıklarının arasında kaybolmamaktır.
İşte esas zor olan da bu dengeyi iyi tutturmaktır...
Bu çaresizlikler içinde yüreğin yangın yeri iken tatlı serinliklerdeymiş gibi aheste salınıyorsan;
Ya da bedenin soğuktan donup buz tutuyor iken bahar esintisine kapılmış bir edayla uçuşuyorsan;
Kim ne bilir senin çaresizliğini sen kimselere hissettirmiyorsan...
Tüm sıkıntılarının nihayetinde ise yakardığın dualarından yarattığın merheminle hem kendini hem de çaresizliğini günden güne iyileştiriyorsan ve içindeki bu muhteşem güce hayran kalıyorsan, kim diyebilir sana çaresiz diye...

Hem unutma, çaresizlikten doğar çareler...
Belki de çare sandığın çare değil, çaresiz sandığın ise sandığın kadar çaresiz değildir...
Ne biliyorsun...?
Neyin doğru olduğunu sen ne biliyorsun?
Doğa demişti ya sana 'işime burnunu sokma' diye, bırak bakalım gitmesi gereken yol neresi ise gitsin kendi bildiğince...
Nasılsa sonunda döner gelir olması gereken yere...
Sen yeter ki sabır eyle...

28 Aralık 2014 C.E.Y.

23 Aralık 2014 Salı

Notalar sese, sesler beyine, beyin kalbe, kalpler sevgiye

Bursa'nın Nilüfer'i, Nilüferliler'i sanatla ve sanatın farklı boyutlarıyla tanıştırmaya devam ediyor.
Nilüfer Çoksesli Koro ve Nilüfer Oda Orkestrası bu kez 
Nâzım Hikmet Kültürevi'nde, Boğaziçi Üniversitesi Caz Korosu'nu konuk etti.

Koroları tanıyalım önce:
Gecede ilk olarak U.Ü. Eğitim Fak. Güzel Sanatlar Bölümü Müzik Eğitimi Ana Bilim Dalı Öğretim Görevlisi Hasan Adıgüzelzâde Şefliğinde Nilüfer Oda Orkestrası sahne aldı. 2003 yılı Ekim ayında çalışmalarına başlayan orkestrada Müzik Öğretmenleri ve Eğitim Fakültesi Müzik Bölümü öğrencileri yer almakta. Beşinci kuşak müzisyenlerin yer aldığı orkestranın bu konserdeki solisti Gitar ile Murat Cemil idi.
İkinci bölümde gecenin konuğu Boğaziçi Üniversitesi Caz Korosu sahne aldı.
Aralarında elimizde doğup büyümüş olan Bursalı kızımız Kibele Ermutlu'nun da yer aldığı ve tamamını öğrencilerin oluşturduğu koro, BÜMK bünyesinde 1994 yılında kurulmuş. İlk konserlerini 1995 yılında veren koro 2001 yılından itibaren caz repertuvarının eşliksiz (a capella) düzenlemelerini söylemeye başlamış ve bu konuda Türkiye'de bir ilk olmuş.
2014-2015 sezonundan itibaren çalışmalarına Ayşegül B. Kuntman yönetiminde devam eden koro 2008 yılında 15. Uluslararası İstanbul Caz Festivali Genç Caz Değerlendirme Konseri'nde 1. olmuş ve festivalde sahne almaya hak kazanmış.
Ardından yine 2008 yılında Avusturya'nın Graz kentinde her yıl düzenlenen 'Vokal Total' 'a capella' yarışmasında pop ve caz kategorilerinde 'Silver Diplom' ödülüne layık görülmüş.
2010 yılında Çin'de düzenlenen 'World Choir Games-Shaoxing 2010'da Oda Korosu, Çağdaş Müzik ve Caz kategorilerinde kabul alarak Çin'den 3 altın diploma ile dönmüş.
Yenilikçi sahne performanslarıyla ilgi uyandıran koro 2013'de Bonn Gençlik Koroları Festivali'ne ve Wolfenbüttel'de Eurotreff uluslararası koro buluşmalarına katılmış.
2014'de Riga Letonya'da gerçekleşen, 25 bin müzisyenin katıldığı World Chair Games'de Türkiye'den giden tek temsilci olarak Çağdaş Müzik ve Caz kategorilerinde 2 gümüş diploma almış.
Son bölüme gelindiğinde, henüz sahnede olan Boğaziçi Caz Korosu ile birlikte Makedon Halk Ezgisi Çay Şukariye'yi seslendiren ev sahibi Nilüfer Çoksesli Korosu, Boğaziçi Caz korosunun sahneyi kendilerine bırakmasının ardından konsere tek olarak devam etti.
Ben Parry'nin Ciao Bela eserini seslendiren Sinan Turhan izleyiciden büyük alkış aldı.


Nilüfer Çoksesli Korosu 2006 yılında, U.Ü. Müzik Eğitimi Ana Bilim Dalı Öğretim Görevlisi Zeynep Göknur Yıldız şefliğinde çalışmalarına başlamış.
Konser öncesinde bilgilendirme amaçlı basılan broşürde okuduğum kadarıyla; koronun katıldığı yarışma ve festivaller ile aldığı ödüller sayfalara sığacak gibi değil.
2008 yılında Macaristan'daı Vezsprem Şehir Koro ödülü, 2010 yılında Antalya Konser Festivali'nde karma kategoride şampiyonluk ödülü, 2010 yılında St. Petersburg'da The Singing World'de yine karma kategoride üçüncülük ödülü, 2011'de Makedonya'da Ohrid Koro Festivali'nde karma kategoride ikincilik ödülü, 2012'de İtalya'da Floransa Koro Festivali'nde folklorik kategoride birincilik, karma kategoride ikincilik ile En İyi Folklorik Kostüm ödülü, 2013'de Avusturya'da Avrupa Koro Oyunları'nda hem folklorik hem de karma kategoride ikincilik ödülü, 2014'de İspanya'da Canta Al Mar Uluslararası Koro Festivali'nde hem folklorik hem de A1 karma kategorisinde altın madalya...
Bitmedi;
Ayrıca Şef Zeynep Göknur Yıldız 2007 yılında Bulgaristan'da Uluslararası Mayıs Koro Yarışması'nda Özel Şef Ödülü, 2010'da Antalya'da, 2012'de İtalya'da ve 2014'de İspanya'da düzenlenen festivallerde En İyi Şef Ödülü'ne layık görülmüş...
Eminim ki Nilüfer Belediyesi'nin desteği ve üyelerin özverili çalışmaları onlara daha pek çok ödül getirecektir...
****
Koroları kısaca tanıdıktan sonra gelelim gecenin keyifli saatlerine.
Sanatın insanlara ulaşabilirliği tartışılmaz. Müziğin beyinde yarattığı gelişim ona keza.
Aralarında müzisyenlerin ailelerinin de olduğu müzik sevdalılarıyla dolu salon konser boyu neredeyse nefes almadı.
Bu sessiz ve dingin ortamda gerek ağızlardan, gerekse müzik aletlerinden çıkan her nota geldi bizi bizden aldı, hatta almakla kalmadı, adeta hepimizi kanatlandırdı...
Oda Orkestrası gençlerinin hem şık, hem de kendilerine has özgür giyimleri, (kırmızı çorap ve kırmızı kravat uyumları dahil) "klasik müzik ve soğuk duruş" birlikteliğini yıktı geçti.
Boğaziçi Korosu'nun genç sesleri ve genç şefinin taze halleri yüzlere gülümseme getirdi.
Çoksesli Koro'nun ciddiyeti ve titizliği Noel Baba'nın koroyu kısa bir an bile olsa ele geçirmesi ve Noel Baba'nın Şef Göknur Yıldız tarafından sahneden def edilmesiyle renklendi.

Elbette ki Noel Baba sahneyi terk etmedi ve şarkılara eşlik etti.
Bir şarkı bitiminin ardından Çoksesli Koro'nun erkeklerinin Boğaziçi Caz Korosu erkekleriyle halı saha maçı yapmak için toz olmaları epey espriliydi.
Gecenin özel konuğu olan Fatih Erkoç'un sahneye davet edilmesi ise tam da koroya yakışan bir şekilde idi.
Fatih Erkoç ve koronun birlikte seslendirdiği parça, Erkoç dinlemenin lezzetini bir kez daha perçinledi.
Kapanış şarkısı olan, sözlerini Hasan Erkek'in yazdığı, müziğini Nedim Yıldız'ın uyarladığı Yeni Yıl Şarkısı iki koro, bir orkestra, solistler ve izleyiciler eşliğinde hep birlikte söylendi.
****
Konser beklenilenin üzerinde bir ilgi yaratmış ve salon gelen konukların tamamını almaz olmuştu.
Şef Göknur Yıldız salona giremeyip de geri dönen izleyiciler için üzgündü. Katılım böyle çok olunca salonu da büyütmek lâzımdı. Nilüfer'de hali hazırda var olan büyük salonlarda ise akustiği yakalamak zordu.
Mikrofonsuz olarak icra edilen eserlerde sanatçıların nefesleri, şeflerin beden hareketlerinin esintisi, müzik aletlerinin üzerinde gezen parmakların devinimleri duyuluyordu oturduğumuz yerden. Bu canlılık ve bire birlik de konseri tepeden tırnağa izlenir kılıyordu.
Dileğimiz; sanata sevdalı insanlar için, sanat ile daha çok kişiye dokunabilmek için, nesilleri müzikle haşır neşir büyütebilmek için daha büyük ve daha donanımlı salonlar yapılmasıdır...
Ve Nilüfer buna hazırdır...

15 Aralık 2014 Pazartesi

Osmanlıca’yı sevenler beri gelsin...

Ben severim açıkçası. Dil zenginliği açısından yazılarıma olsun, konuşmalarıma olsun renk katar, anlam katar. Öyle kelimeleri vardır ki, o kelimenin açılımı için uzun uzun anlatmak, onlarca cümle kurmak gerekir. Oysa o tek kelime oradaki boşluğu dolduruverir. Ses ahengi iyidir, yazıyı melodikleştirir.
Zamanında lisede Edebiyat dersinde öğrendik bir kısım Osmanlıca. Öyle ağır olanından değil elbet. Osmanlıca değil de Latin alfabesiyle Osmanlı Edebiyatıydı bizim öğrendiğimiz. Divan Şiiri, Tekke Edebiyatı, Âşık Edebiyatı, Tanzimat Edebiyatı, aruz vezni, ulamalar, imâleler, kasideler, gazeller..... Uçsuz bucaksız bir deniz gibiydi edebiyat. Oku oku bitmez. Çöz çöz çözülmez. İçine girip çözdükçe şaşırdığım ve okudukça anlamaya başlayarak zevk aldığım...
****
Wikipedia diyor ki; "Osmanlı Türkçesi kendi arasında kronolojik esasa göre sınıflandırılmıştır: 1. Eski Osmanlı Türkçesi: 15. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar. 2. Klasik Osmanlı Türkçesi: 16. yüzyıldan 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar.
3. Yeni Osmanlı Türkçesi: 19. yüzyılın ikinci yarısından 20. yüzyıla kadar.
Yine diyor ki;
Osmanlı Türkçesi ya da Osmanlıca, Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk anayasası olan Kanun-ı Esasî’de geçtiği hâliyle Türkçe (Osmanlı Türkçesi: لسانتوركىLisān-ıTürkī; توركىTürkī; توركجهTürkçe; لسانعثمانى, Lisān-ı Osmānī), 13 ile 20. yüzyıllar arasında Anadolu'da ve Osmanlı Devleti'nin yayıldığı bütün ülkelerde kullanılmış olan, Arapça ve Farsçadan etkilenmiş Türk dili. Alfabe olarak Arap alfabesinin Farsça ve Türkçe için uyarlanmış bir biçimi kullanılmıştır. Halk arasında bazen yanlış kullanım olarak bu dil dönemi için “Eski Türkçe” tabiri de kullanılmaktadır."
****
Eski Türkçe deyince; anneannem "Eski Türkçe" kitaplarından meseller okurdu bize hep. Büyük kitaplarında ne ifade ettiğini bilmediğim garip şekillerden topladığı sözcükler cümlelere dönüşür ağzından dökülürdü. Peki o onları nasıl anlıyordu? Araya bir fıkra sıkıştıralım; Temel İngiliz arkadaşına sormuş:
- "One" yazıyorsunuz, "Van" diye okuyorsunuz, peki "Bir" olduğunu nerden biliyorsunuz? 

O garip şekillerin nasıl okunduğunu, nasıl ses aldığını, nasıl sözcüğe dönüştüğünü merak ettiğimden olsa gerek, 20'li yaşlarımın sonunda Arapça okuma dersine gittim. Harfleri birbirine çatmayı öğrendim. Şeddeyi, ötre'yi, med'i, cezim'i.... Hatim ettim yani... Ramazan boyu süren mukabelelerde Kur'an tutup daha da hızlandırdım kendimi... Okuyordum tamam da, okuduklarımdan bir şey anlamıyordum. Anlamak için ya Arapça dersi almalıydı ya da Kur'an'ın Türkçe halini okumalıydı...
****
İmdiiii, ben ortaya atılan "Okullarda Osmanlıca dersi okutula!"nın ne anlama geldiğini henüz anlamış değilim... Osmanlıca Türk Alfabesi ile mi okutulacak, yoksa Arap alfabesiyle mi? Sabah gözümüzü açarken, çarşıda pazarda, sofrada ve dahi okulda, 'devlet işlerindeki evrakta kullanılan ve yazanlardan başka hiç kimsenin anlamadığı' o dil ile mi konuşulacak? 140 karakteri bile tasarruflu kullanan nesil nasıl olacak da uzun uzun cümleler kuracak. Kuranları nasıl anlayacak? Osmanlıca okutulmaya başlanınca hayat da Osmanlı tarzı mı yaşanacak? Orhan Pamuk cümlelerini uzata uzata kitabını tek bir paragrafta mı toplayacak? Mahkemelerde yüzümüze okunan, aldığımız ürünlerin içinden çıkan, bankalarda altına imza basılan onca kâğıt iyice okunmaz ve anlaşılmaz mı olacak? Sadeleşmek adına yumurtlanan abuk subuk öz Türkçe kelimeler ile Osmanlıcanın ağdalı dili düelloya mı tutuşacak? Çocuklarla ebeveynler arasındaki uçurum, dil sayesinden daha da mı açılacak?
Günlük dilde bile birbiriyle anlaşamayan halk, bundan sonra birbirini anlamak için yanlarında Osmanlıca Lûgat mı taşıyacak? Akıllı telefonlara akıllı uygulamalar ile Lûgat-ı İnternetül Osmanlı yüklenerek bu konuda onlardan mı medet umulacak? Üj-bej kelimeyle sınırlı kelime dağarcığı olanlar henüz daha Türkçe'yi kotaramamışken Osmanlıcaya nasıl uyum sağlayacak? Klavye çağında kalem kullanmayı unutan nesiller hat sanatına mı soyunacak?
****
Çok mu ileriye gittim? Hadi biraz daha gidelim:
Sarıklı Hoca, medresede ders anlatırken, genç mollalardan biri parmak kaldırmış: "Susadım Hocam!" Hoca sinirlenmiş: "Öyle denmez... Derûnum âteş-i nâr ile püryân idigünden, bir kadeh lebrîz âb-ı hoşgüvâr, nûş eyleyerek, teskîn-i âteş ve bu sûret ile iktisâb-ı ferâh-ı bî-şumâr eylemeliyim" demeliydin. Cahiller gibi susadım, demek olur mu?" demiş. Aradan zaman geçmiş, bir gün sınıftaki mangaldan sıçrayan bir kıvılcım, gelip hoca efendinin sarığının kıvrımına girmiş. Genç molla hemen parmağını kaldırmış: "Ey hâce-i bî-misâl, v’ey üstâd-ı zî-kemâl, bu şâkird-i pür-ihmâl, şol vechile arz-ı hâl eyler ki; bu hikmet-i müte’âl, nâr-ı mangaldan bir şerâre-i cevvâl pertâb ile ser-i âliyyü’l âlinizdeki sarığı iş’âl eylemiştir." Hoca, elini sarığına atar atmaz, sarık tutuşmuş ve başını yakmaya başlayınca hemen pencereden fırlatırken öğrencisine haykırmış! "Bre mel`un, sarığın tutuştu desene!" Genç öğrenci: "Aman hocam, cahiller gibi, yandı, tutuştu denir mi hiç?" diye yanıt vermiş. 
Bu kadar yeter, şimdi geri gelelim...
****
Okullarda eğitimi verilen yabancı dil sayısı kadar okulun değerinin arttığını biliriz. Batı dilleri elbette hepsi de. 
Osmanlı'da Fransızca ne kadar makbûl ise günümüzde İngilizce o kadar makbûl. Yanına Almancayı, İspanyolcayı, İtalyancayı, Fransızca'yı katanlarsa hepsinden makbûl. Hepsinin kendi özel okulu ülkemiz dahil pek çok ülkede var. Üniversitelerde İngiliz Dili Edebiyatı bölümlerinde Old English okutulur. Osmanlıca da Türk Dili ve Edebiyatı'nda, Türkçe, Tarih, Sanat Tarihi, Kütüphanecilik bölümleri ile İlahiyat fakültelerinde farklı kredi ve saatlerle okutulmaktadır... Etimoloji ve linguistik önemlidir...
"Osmanlıca, lise ve ortaokul" denince hepimizin tüylerinin bir anda diken diken olmasının sebebiyse başımızdakilere olan SONSUZ GÜVEN(!). 
Önce, "Türkçe kitaplar bile okunmuyor iken Osmanlıcanın ne gereği var, mesleği olanlar zaten biliyor ve gereğini yapıyor" diyerek reddetme, sonra eski günlere dönme korkusu, Ata'mıza ve devrimlere ihanet ediliyor duygusu, "Adım adım karanlığa mı çekiliyoruz, nereye gidiyoruz" sorgusu....
Arapça'nın ve Arap yaşama tarzının özendirilmesi, gün gelip falakalı eğitim sistemine geri dönülmesi, hayatın kızlı-erkekli'den kız kıza, erkek erkeğe hale getirilme planları ve çalışmaları, eski Osmanlı'nın tarihine vakıf olmadan yeni Osmanlı'nın diriltilme girişimleri...
Fâilâtün / Fâilâtün / Fâilün diyorum ben kısaca...
Anlayan anlar nasılsa...

10 Aralık 2014 Çarşamba

Her şeyin müsebbibi kadın!

İzmir'de, üniversite öğrencisi genç kadın, eski erkek arkadaşının şiddet ve tehditlerinden korunmak için yüzünü, kimlik bilgilerini ve öğrenim gördüğü üniversiteyi Türkiye'de ilk kez verilen kararla süresiz olarak değiştirecekmiş.
Geçen Eylül ayında eski erkek arkadaşının üç yıldır süren şiddet ve tehditleri üzerine avukata başvuran bu genç kadın, 6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine dair kanun kapsamında Aile Mahkemesine koruma talebinde bulunmuş. Mahkeme, genç kadının süresiz olarak kimlik ve adres bilgilerinin gizli tutulması, kimlik ve diğer bilgi belgelerinin değiştirilmesi, vergi, nüfus cüzdanı, sosyal güvenlik bilgileri ve kayıtlarının değiştirilmesi, nüfus cüzdanı, sürücü belgesi, pasaport, evlilik cüzdanı ve diploma gibi her türlü ruhsat ve resmi belgelerin değiştirilmesi, devam etmekte olduğu eğitim öğretim kurumunun değiştirilmesi ve fizyolojik görüntüsünün estetik ve cerrahi yolla veya estetik ve cerrahi yol gerekmeksizin değiştirilmesi ve buna uygun olarak kimlik bilgilerinin yeniden düzenlenmesine karar vermiş.
Mağdurenin avukatı, "Esas olması gereken, devletin pozitif koruma yükümlülüğüyle şiddeti yapan kişileri bularak cezalandırmasıdır." demiş ve esas olması gerekeni gözler önüne sermiş...
Lakin suçlu hep kadın, defansta kalan hep kadın...
****
Bu nasıl bir şiddettir ki hiç bitmiyor.
Bu nasıl hastalıklı bir sevdadır ki insanın hayatının her zerresine zerk olup kadını kimliğinden, kişiliğinden, dış görünümünden edebiliyor.
Bir cüzdan kaybettiğimizde bile en üzüldüğümüz içinde giden para değil kıymetli belgelerimiz değil midir?
Kimliğimiz, ehliyetimiz, öğrenci belgemiz, seyahat ve alışveriş kartlarımız....
Bunları dahi yeniden düzenlemek tam bir çiledir.
Değil ki tüm hayatını al baştan yaratacak kadar büyük değişiklikler yapmak.
Ve yeni yaratılan bu hayata uyum sağlamaya çalışarak yaşamak.
Görüntünden dolayı sıkıntı olmasa dahi sadece bir manyak yüzünden görüntünü de değiştirmek için bıçak altına yatmak zorunda kalmak.
Operasyon bu; sonucunun ne olacağını kestirmek kolay mı?
Kadın istemiyor seni işte, sen ne istiyorsun?
Canını mı?
Alınca rahatlayacak mısın?
Ne hakkın var senin o canın üzerinde bir düşünsen....
Anası-babası ve üzerinde emeği olan tüm insanlar ve yüce yaradan.
Sen hepsinin üzerinde misin bu kadar?
Ki kadın senin 'aşk'ına evet dese ayrı şiddet görüyor, hayır dese ayrı.
Arkadaşlık teklifini kabul ediyor, tüm hayatı bir anda abluka altına alınıyor.
Etmiyor, etmediğine bin pişman ettiriliyor.
Nereye kaçsa bilemiyor. Nereye kaçsa o bela kendisini buluyor!
Tüm suçu ise dış görüntüsü.
İçine bakan yok. Yüreğinin sesine kulak veren yok.
Hani güzellik başa bela denir ya, işte bu.
Adam gördü, beğendi, sevdi ve alacak;
Kadına da evet demek düşer elbet.
Aldıktan sonra da bas sopayı, bas sıpayı.
Olur da şiddetinden kaçabilirse, yine kadın değiştirsin kendi hayatını.
Evinden barkından uzak sığınma evlerine atsın kapağı.
Koca ise kendi evinde, bozulmayan kendi düzeninde, çok zaman da diğer zevceleriyle...
Ya sözel şiddet!..
Yapışkan bir ısrarla döne döne aşkını ilan etmek de bir şiddet değil midir aslında?
Bu kadar ısrarcılık, karşılığı olmayan bir sevgide tacizin başka bir türlüsü değil midir?.
"Sevdiğini söylemekten sen mutlu oluyorsun da, ya ben, ben nasıl bunalıyorum!" demez mi karşı taraf...
"Boğum boğum boğuluyorum" demez mi?
Pardon, onun da kuyruk sallama bölümü var değil mi?
Her insanî davranış öyle algılanıyor değil mi?
Yoksa sizin zinhar günahınız yok!
"Teklif var ısrar yok" derdi babam.
İnsanlar bunu hayatlarının her boyutuna taşısalar keşke.
Yapış yapış ısrarlardan vazgeçseler.
Sevginin ilk kuralının saygı olduğunu fark etseler...
Sevgilerini yüreklerinin müstesna bir yerine yerleştirip yoldan çekilseler...
En azından gölge etmeseler...

Kapak fotoğrafı emeği bana ait olan bir yağlı boya çalışmasıdır...

8 Aralık 2014 Pazartesi

Aferin Kostüm sizi Harikalar Diyarı’na çağırıyor


Çocuk olup da Alice Harikalar Diyarında kitabını okumayan yoktur herhalde.
Tavşanlar, fareler, kurabiyeler, birden büyüyen, sonra yine birden küçülen Alice, kraliçe, iç içe geçmiş rüyalar, masallar...
Okuyanların zihinlerinde rengarenk sahneler yaratan kitap, okuyucuları Alice ile birlikte masalın içine çekiyor ve masal aleminin gizemli dehlizlerinde dolaştırıyordu.
Ya Kaptan Kanca (The Hook), o da rengarenk sahneleriyle insanı nasıl da masal kahramanı yapıveriyordu.
Peter Pan'ın yırtık pırtık kostümü, Tinkerbell'in balerin misali kanatlı elbisesi, Kaptan Hook'un şapkası...
Bu ve benzeri tüm fantastik filmleri akılda kalır yapan en önemli özelliği kendine özgü kıyafetleri olsa gerek...

İşte ben tam da o masal kahramanlarının ortasına düştüm bugün.
Kâh cadı oldum kapı arkasına park ettiğim süpürgemi aradım, kâh melek oldum takmayı unuttuğum kanatlarımı...
Birbirinden renkli kumaşlar ve aynı renklerde makaralar ile o kumaşlardan üretilmiş ve üretilmeye devam edilen, şapkasından maskesine pek çok özel tasarım kıyafetten hangisine bakacağımı şaşırdım...
Şapkalar başa, tütüler bele derken çocuklaştıkça çocuklaştım.

Nerede oldu bütün bunlar diye sorduğunuzu duyar gibiyim....
Ebru Çatak Birgül, Suna Çatak Çalı ve Elif Gökşen Süral'ın güçbirliği ile oluşan Aferin Kostüm'de...
Kostümcüde yani.
Doğumgünlerine, bebek mevlütlerine, okul müsamerelerine, bale ya da folklor gösterilerine, aklınızdan geçen her ne ise hepsine karşılık bulabileceğiniz, daha önce Bursa'da bu şekilde yapılmamış olan bir atölye var artık....
Artık siz isteklerinizi onlara bildiriyorsunuz ve gerisini onlara bırakıyorsunuz.
2009 yılında yapılan bir teklifle akıllara yatan, lakin ancak 2013 yılında oluşan atölyede o günden bugüne üretim hız kesmeden, hatta katlanarak sürüyor.

Aferin Kostüm nasıl oluştu?
Anlatalım;
Karacabey'den de aile dostumuz olan Ebru ve Suna iki kız kardeşler. Ebru Beden Eğitimi öğretmeni ve biliyorum ki Bursa'da pek çok kurumda çalıştı. Suna aktif çalışmasa dahi hiçbir zaman evde oturan bir ev hanımı olmadı.
Bu öyküde iki kız kardeşin Elif Süral ile buluşmaları ve bu projeyi hayata geçirmeleri esas ilginç olan.
Elif Süral İzmitli, enstitü mezunu bir genç hanım. Bebeğinin doğumunun ardından atölyesini kurmuş, tam çalışmaya başlayacağı esnada 99 depremi olmuş. Ardından eşinin iş değişikliği sebebiyle Bursa'da yaşamaya başlamış.
Ebru ve Suna ile aynı caddenin ayrı taraflarında esnaflık yapmışlar. Zaman içerisinde arkadaş olmuşlar.
Gün gelmiş bir tarafın iş yeri kapanmış, diğer tarafınki başka bir semte taşınmış.
Heyhat kader ağlarını örmüş ve onları birbirlerinden ayırmamış, tekrar tekrar birbirlerinin dizinin dibine çağırmış.
"Ne yapsak, nasıl yapsak, olur muydu, olmaz mıydı?" derken önce kendi evlerinde başlamışlar çalışmaya. Elif Hanım'ın salonuna doldurmuşlar makineleri. Ebru'nun ve Elif'in evleri arasında mekik dokumuşlar. İşler çoğalınca evler yetmemiş, bir atölye açmışlar. Atölyenin olduğu bölgeden gelen çalışanlarla koyulmuşlar işe.
Lakin iş gönül işi, titizlik işi. Ruh ister, emek ister, estetik ve zevk ister....
İlla ki bir yerlere incik boncuk, çiçek böcek, kurdele fiyonk kondurmadan olmaz...
Düz dikişi tercih edip ince işlere girmeyen elemanlarla yürümemiş bu iş elbet.
"Tamam, bitti, olmuyor işte" dedikleri anda gelen "durma, yürü" sinyallerine kulak verip Hamitler'deki atölyelerine taşınmışlar.

'Bu işte kim neler yapıyor?' deyip internette surf yapıp derin derin araştırmışlar.
Ebru okullara ve kurumlara giderek anlatmış kendilerini.
Körün istediği bir göz ise Aferin Kostüm okullara olmuş dört göz...
Bizim kostümcü hanımlar ile birebir iletişim kolay, kostümcü hanımlar Bursa'da ve Bursalı, kargo yok, kurye yok, aracı yok, en ufak bir aksaklıkta yüz yüze görüşüp telafi etme imkânı var, kişiye ya da kuruma özel tasarımlar var, yaratıcı fikirler var.
Daha ne olsun...

Şimdi; gelen talepler doğrultusunda Suna ve Ebru kumaş ve aksesuar seçimlerini yapıyorlar.
Üç hanım yine talepler doğrultusunda beyin fırtınaları yaparak farklı tasarımlar ortaya çıkartıyorlar.
Tasarımları canlandırmak ise Elif Hanım'a düşüyor.
Tabii ki bu canlandırma esnasında atölyenin can damarı Mecbure'yi es geçmek kendisine haksızlık olur. Henüz 20'li yaşlarındaki genç kadın elektrikli makineleri vızır vızır kullanıyor.
"Hadi bakalım Mecbure fotoğrafımızı çek" deyince, onu da gayet güzel çekiyor.
Az buçuk da olsa dikiş biliyor olmanın avantajıyla Mecbure'yi izliyorum makine başında.
Mahir elleri bir ayak dokunuşuyla hızlanan motorlu makineye son derece hakim.
Güler yüzlü, çalışkan ve sevecen...

Bu arada, masa üzerlerindeki renk renk makaralar, sıra sıra masuralar beni eski zamanlara taşıyor...
Aklımdan önce "Her genç kızın rüyası....", sonra da "O eskidendi canım!" cümleleri geçiyor....
Ürünlerin durduğu odaya girdiğimizde tüllerden yapılmış kabarık etekli tütüler arasından en miniğini seçerek gösteriyor Ebru.
"Ah, şimdi Alice misali küçülüversem..." diyorum...
O kadar çok kıyafet var ki, bu tüllerin arasında ne güzel kaybolur insan.
Hangi birine bakacağımı şaşırıyorum...

Anneler terzi, çocuklar model iken
Bir varmış bir yokmuş diyerek anlatalım biraz da.
Hatırlayın; çocukluğumuzun 23 Nisan bayramlarında 'rond'lara çıkmışsak eğer bir örnek kıyafetler dikilirdi hepimize.
Folklorcüler için şalvarlar, cepkenler, üç etekler ona keza...
19 Mayıs'lardaki gösteri kıyafetleri ona keza....
Bizim çocukluğumuzun annelerinin hepsi terzi olmasa da pek çoğu dikiş bilirdi. Bu kıyafetler hep ya evlerde ya da komşu teyzelerde dikilirdi.
Bayram yaklaştıkça bir telaşe, bir koşturma...
Kumaş nereden alınacak, modeli nasıl olacak, yok etek boyu kısaydı, yok uzundu....

Şimdinin çalışan annelerinin ise ne bir sökük, ne de bir düğme dikmeye vakti var. Vakti olsa da pek çoğunun becerisi gelişmemiş.
İşte bu ebeveynlerin zamansızlığından ve kapı kapı koşturup terzi arayamamalarından, arasalar da bulamamalarından, kesip biçip dikmeyi de kendileri kotaramadıklarından tüm iş okullara düşüyor.
Onlar da haliyle profesyonel kurumlarla çalışmayı tercih ediyorlar. Siparişleri tek kalemde hallediyorlar.
Görünen o ki Aferin Kostüm Bursa'daki bu boşluğu doldurmuş...

Ebru, Suna ve Elif; onlar, el ele vererek çıktıkları bu yolda karşılaştıkları zorluklara göğüs gererek ve sürekli öğrenerek ilerliyorlar.
Oturdukları yerden birileri onlara yardım etsin diye beklemiyorlar.
Güçlerini birleştirmişler ve olmazları oldurmuşlar.
Demem o ki, önce bir yola çıkmalı.
Sonra yoldaki adımları sağlam atmalı.
Kolay bıkıp yorulmamalı.
Başarı öyküleri ilmek ilmek yazılıyorsa eğer, Ebru, Suna ve Elif gibi her ilmeği özenle dokumalı...

6 Aralık 2014 Cumartesi

Nice yıllara Zeki Müren

6 Aralık 1931 Bursa doğumlu, nam-ı diğer Sanat Güneşi, nam-ı diğer Bodrum Paşası Zeki Müren ölüm yıl dönümlerinde anıldığı kadar doğum günlerinde de anılıyor ve anılarak yaşatılmaya çalışılıyor.
Yine böyle bir doğum gününde 83. yaşı kutlandı varlığına ithafen.
Bursa Zeki Müren Kültür ve Sanat Derneği Altın Ceylan tesislerinde bir gece düzenledi adına.
Anılar, şarkılar, sevenler, sevilenler, yeğenler, kuzenler...
Zeki Müren Korosu'nun 'Safa Geldiniz' şarkısıyla başlattığı gecenin onur konuğu Londra'dan kalkıp gelen, güçlü sesi ve yorumuyla geceye renk katan Ersin Faikzade oldu.

Gecenin assolisti ise Esra İçöz idi ve söylediği şarkılarla konukları mest etti.
Barkovizyonda dönüp duran Zeki Müren ise adeta bu geceyi izliyordu. Program ona layık olmalı ve onu utandırmamalıydı.
O bizi, ben de onu öyle izlerken, yıllar önce Zeki Müren ve ABD'li piyanist şarkıcı Libarece ile bir öykü duyduğum geldi aklıma. Bu yazıya başlamadan önce araştırdım şöyle bir.
Bugün Gazetesi'nden Bilal ÖZCAN'ın kaleme aldığı bir yazı çıktı karşıma. Bilgilendirmek adına yazıdan küçük bir alıntı yapmak istedim ben de. Bakın neler yazmış Özcan:
"1995 yılıydı... Bir televizyon çekimi için Las Vegas'a gitmiştim. Las Vegas'ı tanıtırken, bir döneme imzasını atan Liberace (Wladziu Valentino Liberace/1919-1987) isimli şarkıcının müzesinde çekim yaptım. O program ekranda yayınlanınca Zeki Müren Bodrum'da inzivaya çekildiği evinden aradı: 'Bilal dün gece programını izledim. Nereden buldun Liberace'yi, bravo sana. Bak bir sırrımı vereceğim. Ben sahnelerde kendime Liberace'yi örnek aldım. Las Vegas'ta çalıştığı müzikholde onu izleyince kararımı verdim ve Türkiye'ye dönünce sahnelerde devrim yaptım. Kostümlerimde, saz heyetinde, sahnede yaptığım yenilikler çok daha başarılı olmamı sağladı...'

Zeki Müren, 1950'li yılların sonunda, ölünceye kadar yanından ayırmadığı en yakın arkadaşı Şahap Koptagel ile bir dünya turuna çıkmıştı. (Bir generalin oğlu olan sevgili Koptagel, Zeki Müren'den sadece iki ay sonra Ankara'da üzüntüsünden vefat etti; bunu hiç kimse bilmez) Amerika kıtasında önce New York'a, sonra Los Angeles'a, ardından Las Vegas'a uğradılar. Zeki Müren, Las Vegas'ta izlediği piyanist şantör Liberace'ye hayran kaldı. Liberace piyanosunu çalıp şarkısını söylerken üzerinde bulunduğu sahne, ağır ağır 360 derece dönüyordu. Sahnede papyon da takıyor, smokin de, kaftan da, şort da giyiyordu.
Ve hepsinden ilginci; yüzüne, gözüne makyaj yapıyordu. Sahneye çıkarken, yukarılardan bir yerden salıncakla geliyordu. Zeki Müren Liberace'ye hayran kalmıştı. Şahap Koptagel'e, 'Türkiye'ye döner dönmez onun yaptıklarını yapacağım' dedi. Ve yaptı da..."
Zeki Müren deyince ya sizin neler gelir aklınıza?
Eşsiz benzersiz sesinden dökülen nağmeler mi? Kendine has ses rengiyle bütünleşen konuşma biçimi mi? Özellikle de Türkçeyi doğru kullanma hassasiyeti mi?
Neredeyse hayatını sahnede kaybeden Zeki Müren diğer sahne sanatçılarından farklıdır. Giyiminden, duruşundan, bakışından, elindeki mikrofonu tutuşundan dahi yansır bu farklılık. Yaradanın kendisine bahşettiği o muhteşem sesi ve o muhteşem kulağı ile söylediği her şarkıya can verir, ruh katar.
Sahnedeki ve sahne dışındaki halleri birbiriyle müsemmadır onun. Doğuştan sahip olduğu yeteneklerinin 'iş'i olmuş olması bir şanstır. O, kendisine bahşedilen bu yetenekleri ile yaptığı işe her daim saygı duymuş, izleyicilerine de her daim saygılı olmuştur.
Zeki Müren, içinden taşan seslerin güftelere, güftelerin de bestelere dönüşmesi ile birbirinden kıymetli eserlerin anası olmuştur, babası olmuştur.
Zeki Müren'in yarattıklarına ve yarattıklarıyla bizlere yaşattıklarına bakarsak, genlerinde taşıdığı özellikler O'na bu görevi yüklemiş olsa gerek diye düşünürüz....
Ayrıcalık, donanım, donatılmışlık ve yollanmışlık...
Her insan doğarken kaderiyle doğuyorsa eğer, Onun kaderi de Zeki Müren olmakmış demek...
Bursa Erkek Lisesi'ndeki ilk günlerini babamdan, babasının dükkanının önünde bacak bacak üzerine atıp da, gözünde gözlükleriyle oturuş hallerini annemden dinlediğim, sesi ve görüntüsüyle muazzam bir insandı benim için Zeki Müren.
Bodrum denilince akla ilk o geliyordu.
Beklenen Şarkı oydu.
Bir Demet Yasemen oydu.
Koklamaya Kıyamadığı Manolya oydu.
Kâtibim oydu.
Çay ve Sempati oydu.
Deh deh Düldül oydu.
Ve daha niceleri..
Zeki Müren, başarılı yorumculuk ve oyunculuk kariyerlerinin yanı sıra yüksek eğitimini aldığı desen tasarımına devam etmeyi de ihmal etmedi. Sahne kıyafetlerinin pek çoğunu kendisi tasarladı.
Resimle de uğraşan Zeki Müren öğrencilik yıllarından itibaren gerek desenlerini, gerekse resimlerini pek çok ilde sergiledi.
1965 yılında 100'e yakın şiirinin yer aldığı "Bıldırcın Yağmuru" adlı şiir kitabını çıkardı. Bu kitabında yer alan şiirlerinden birisi de Bursa Sokağı'dır...

İşte o şiir:
BURSA SOKAĞI
beni Bursa sokağında vurdular,
güneşi olmayan bir sabahta,
yeşil şarap aktı bileklerimden
bir çöpçünün nasırlı eli saçlarımda,
''Picadilly'' kızları öbek öbek göz pınarlarımda
sarhoşlar avuçlarımda yürüdü...
ömür çizgim bir postalın kabarasında,
güneşi olmayan bir sabahta...
beni Bursa sokağında vurdular.
küf kokan kızlar taşıdı kollarımdan,
terli köy çocukları, işkembe işkembe elleri,
sarımsak sarımsak dişler,
tüm sarı ne varsa, tüm solgun herşey...
eflatun gözler, siyah dudaklar
beni Bursa sokağında vurdular,
bir akşam gazetesinde, salya salya ismim;
karakol taşları hep soğuk mudur?
ağustoslarda, nem nem midir merdivenler?
o günden beri güneşsiz sabahlardan korkarım...
o günden beri, o sokağın her taşında ben varım...
Zeki MÜREN - 1965
****
İsterdim ki; içinde taşıdığı sanatçı ruhu hayatının her alanına yansıyan ve ruhu bedenine sığmayan Zeki Müren'in o nadide eserleri, oluşturulacak bir tanıtım programı ile il il, ülke ülke gezerek O'nu memleketine, hâttâ dünyaya tanıtabilsin.
Zeki Müren en azından Senede Bir Gün layıkıyla anılabilsin.
Nevi şahsına münhasır bir kişi olarak dünyadan geçerken, Türk olarak doğup bizlere armağan edilmiş olmasının kıymeti bilinsin.
Ve artık, devlet'in Kültür Sanat birimleri ile Müren'in halktan kazandığını yine halka vererek hatırı sayılı bağışlar yaptığı kurumlar bu projeyle ilgilensin...

****
Sizlere benden bir tavsiye;
Zeki Müren'i özlediğinizde ve onunla sohbet etmek istediğinizde, Turizm Danışmanı, Gezi Yazarı, Profesyonel Turist Rehberi, Belgesel Yapımcı ve Yönetmeni ve Radyocu Özge Ersu'nun, Lateradio programında yaptığı ve 3 saat süren Zeki Müren özel yayınını özellikle dinleyin derim. Pişman olmayacaksınız...
Dinlemek için 
tıklayınız:

5 Aralık 2014 Cuma

Şu Şelâle’ye de bir el atsanız Başkanım!

Sayın Büyükşehir Belediye Başkanım Recep Altepe beyefendi;
Şimdi efendim, bu mektubu belki okursunuz, belki okumazsınız. Bilemem. Ama arzumuz okumanız ve değerlendirmenizdir.
Bursa sizden sorulduğuna göre Bursalı'nın sesine kulak vermek de vazifenizdir.
Maruzatım şudur;
Eski Sigorta, yeni BTSO binasının, hani şu Yüzen Taşların olduğu yerin arkasına yapılan ne idüğü belirsiz uygulamadan söz edeceğim biraz.
Hikâyeyi biliyorsunuz;
Önce sigorta binası yıkıldı. Ki yıkılmalıydı. Miadı dolmuştu, estetikle alakası yoktu.
Kendisinden önce o bölgede bulunan Yağcı Cemal Köşkü ve Otel Bellevue'i görseydi zaten utancından kıpkırmızı olurdu.
Fotoğraf, Eski Bursa Resimlerine Hasta Olanlar grubundan alınmıştır...

Neyse, "Sigorta binasını yıkacağız, oraya Altıparmak'a yakışan bir meydan yapacağız" denildi.
"Aaa ne güzel olacak" deyip el çırptık...

Önce meydan olacak yerin köşesinde ufak ufak bir bina yükselmeye başladı. Ah, bir de baktık ki BTSO burada kendisine bir hizmet binası inşa ediyor. Azcık öteden, azıcık beriden derken ite kaka kendini oraya sığıştırdı. Sığıştırmanın ötesine geçerek gayet yayılmacı bir politikayla yayıldı da yayıldı.
Şimdi önüne park eden araçları görseniz kendinizi araba galerisinde hissedersiniz. Araçlar sağlam da, otoparka verecek paraları(!) yok. Gelip neredeyse binanın cümle kapısına park ediyorlar. Yayaymış, kaldırımmış, dertleri değil...
Neyse onu da geçelim ve hikâyeye devam edelim, geriye kalan boşluğa önce şu Karagöz-Hacivat'la örtüştürülmeye çalışılan Yüzen Taşlar dikildi. Dönüp duruyorlar, meraklı ama sorgulayan bakışlarla izleniyorlar.
Sonra ilginç bir çalışmayla Muradiye'ye çıkan yola yaslanan yamacın doğal görüntüsü örtülmeye başlandı. Ki o görüntü gayet de iyiydi.
Kamyon kamyon demir profillerle iskeleler kuruldu. İskelelerin üzeri seramik midir taş mıdır her ne ise onlarla kaplanmaya başlandı.
Yapılmaya çalışılan bir şelâle imiş. Biz de gün be gün izliyoruz ortaya ne çıkacak diye.
Gel zaman git zaman ne modern, ne klasik, ne rustik, kısacası insana hiçbir şey ifade etmeyen bir görüntü çıktı ortaya.
Geceleri ışıklandırılınca bir nebze hoşlaşıyor, lakin gün içinde insanın yüzüne bakası yok.
Tabii çok geçmeden su akışlarında aksaklıklar başladı. Şelâle hep bakımda. Hani nazar değdi desek, neresine değecek?

Geçtiğimiz yaz içinde başlayan bakım çalışmaları bugünlerde semeresini verdi.
Hem de ne vermek!
Besbelli ki birilerinin fikri geldi!
Bugünlerde dümdüz ve ruhsuz olan görüntü, yeşil yaprak uygulamalarıyla biraz hareketlendiriliyor. Sanmayasınız ki Merinos Kavşağı'ndan geçerken hayran kaldığımız dikey bahçe uygulamalarıyla, bildiğiniz plastik yapraklarla.
Kumaş alır gibi bir kumaş topundan metre hesabı kestirip hem de. Çim halı kaplar gibi kaplıyorlar şelâleyi yer yer. Görüntünün tutulacak yanı kalmıyor.
Bundan daha beter bir uygulama nasıl olur derken, evet, o da oluyor.
Salkım salkım plastik kırmızı-pembe güller sokuşturuluyor yaprakların arasına.
Gördükçe mideme kramplar giriyor, sinir katsayım kendi içindeki rekorları egale ediyor...
İlginç olansa; BTSO'nun ikinci katındaki balkonun arkası ibretlik olarak kaplanmamış duruyor ve gayet de hoş görünüyor. Hele gece yapılan ışıklandırma ile o ufacıcık yer insana yandaki görüntüyle mukayeseyi daha da iyi yaptırıyor...
Sayın Başkanım; Bursa, Dünya Mirası Listesi'ne sizin döneminizde girdi.
Öyle böyle değil, büyük bir başarı.
Bursa şimdi de Yeşil Şehirler listesine girmeye aday. Yine bu da sizin döneminizde.
Acaba diyorum, şimdi bu yeşillendirme o yüzden mi yoksa?
Değil, değil mi?
Bursa'yı bu yapay ve dümdüz yeşili ile listeye dahil etmezler, değil mi?

Başkanım; şimdi biz BTSO'ya gidip de bu işi kim bu hale getirdi diye sorgulayamayız. Bunca masrafı üyelerinin cebinden aldığı paralarla kim nasıl etti, demirinden seramiğine, sıhhi tesisatçısından elektrikçisine, mimarından mühendisine kimler bu işten sebeplendi araştıramayız.

Sizden ricam, bir gün Stadyum Caddesi'nden Altıparmak'a doğru çıkarken kırmızı ışığa denk gelirseniz eğer, (her zaman şoför mahallinde değil de arkada oturduğunuz için) kafanızı öne doğru eğin ve tam karşınızda duran bu garip durumu tarafsızca değerlendirin.
Gördüklerinizden sonra o tek bakış da yetmeyecek size eminim, arabayı meydan(!)ın önüne çektirin, inin aşağıya, görün o allı güllü duvarları.
Deyin bakalım olmuş mu?
Deyin bakalım güzel mi?
Deyin bakalım devam mı?

Başkanım, bu sesleniş sadece ama sadece Bursalı bir "sadevatandaş" seslenişidir.
İçinde ne siyaset, ne alış-veriş, ne de bir hesap gizlidir.
Siz bu sese kulak verip de şu işe bir el atarsanız ve bu garip işin içinde kimler var bir ortaya çıkartırsanız paylaşımcı başkanlığınızı takdirle karşılayacağım.
Yok, burası bizim sorumluluğumuzda değil deyip umursamazsanız ya da bu yapılanları onaylarsanız,
SÖZ, bir daha da ağzımı hiç açmayacağım...
Bursa'ya yakışan buymuş demek ki deyip susup oturacağım...
Kolaylıklar dilerim Başkanım,
Saygılar...