13 Temmuz 2013 Cumartesi

Eline, beline, en çok da diline...

Kendi haremlerine laf ettirmeyenler diğerlerinin haremleri hakkında en iğrenç kelimelerden oluşan cümleler kurarlar.
Hele de karşılarındaki kadınsa, onun en ufak bir serzenişini ya da isyan edişini malum kelimelerle cevaplarlar.
"Seni bilmem ne seni...!"
Erkek milletvekillerimiz de meclis dışındakilerden farklı değil.
Eee ne de olsa milletin vekilleri.
Lakin örnek olacaklarına, ayna oluyorlar...
Ak Partili Zeyid Aslan'ın kadın gazetecilere ettiği kelamlar henüz tazeyken, geçmişinde kadın ve dayak bulunan CHP Antalya Milletvekili Yıldıray Sapan Twitter hesabından öyle bir tweet atıyor ki, yağan tepkilerin ardından attığı tweeti silmek zorunda kalıyor.
Tweetinde palalı saldırganları Başbakan Erdoğan'ın kızı Sümeyye ile harmanlıyor.
Ve bu mesaj parti ayrımı gözetmeksizin Meclis çatısı altındaki tüm milletvekillerinden tepki alıyor.
Başbakan'dan ve ailesinden özür dileniyor.
Bu ettiğiyle hem partisine hem meclise hem de insanlığa zarar veriyor...
Bir yandan da "Hiç kimse işe yaramaz değildir, en azından kötü örnek olabilir" cümlesinin öznesi oluyor...
Görüyoruz ki insan gibi davranamayıp insan gibi konuşamayanların arkasına saklandığı bahaneler olan küfürler, sadece kişinin kendi gerçeğini gösteriyor.
Sıkışıp da verecek aklıselim bir cevap bulamadığı anda aklına gelen ilk kelimeler öz mayasını açığa çıkartıyor.
İstediği kadar vekil olsun, fark etmiyor...
Bıraksanız artık kadınların cinsellikleri üzerinden prim yapmayı diyorum.
Kadına ne haddinden fazla kutsal ne de haddinden fazla aşağılık davranmasanız.
Bir insana sadece kadın doğduğu için saldırmasanız,
Kendiniz sadece erkek doğduğunuz için babalanmasanız.
Sadece insan olsanız.
Kusurlarıyla, zaaflarıyla, iyilikleriyle güzellikleriyle, hoşluklarıyla nahoşluklarıyla sadece insan...
13 Temmuz 2013 / C.E.Y.

11 Temmuz 2013 Perşembe

Ama onlar öldü...

Seramiklere yazık değil mi!
Ama Ali öldü...
Taş parkeleri söktünüz!
Ama Ethem öldü...
Esnafı bunalttınız!
Ama Abdullah öldü...
Polise taş attınız!
Ama Mehmet öldü...
Şehirlere zarar verdiniz!
Ama Mustafa öldü...
Düğündeki misafirlere çok ayıp oldu!
Ama Medeni öldü...
Bizi el aleme rezil ettiniz!
Ama Ali öldü...
Biz sizden çoğuz!
Ama Abdullah öldü...
Her şeyiniz var!
Ama Mehmet öldü...
Polise taş attınız!
Ama Medeni öldü!
Camide içtiniz!
Ama Mustafa öldü...

ÖLDÜ, ANLIYOR MUSUN ÖLDÜ!

9 Temmuz 2013 Salı

Sıktınız artık, yeter!

Vücuduna kapsül isabet ettiği için kafatası kırılan, beyin kanaması geçirip yoğun bakımdan çıkamayan, çıksa da kendine mukayyet olamayacak halde kalacak olan kaçıncı çocuk bu.
Yaz tatili için İzmir'den İstanbul'a gelen, Gezi Parkı'nın açılacağını duyarak parka gitmek isteyen 17 yaşındaki Mustafa da gaz kapsülünün başına isabet etmesiyle henüz genç dahi olamadan karanlık bir belirsizliğe sürüklendi.
Yoğun bakımdan çıkacak mı, çıksa da eskisi gibi olacak mı?
Mustafa'yla aynı kaderi paylaşan Lobna Allami iki beyin ameliyatı geçirdi, 24 gün komada kaldı, yoğun bakımdan çıktı.
Bir tarafı felçli, kolunu kullanamıyor, konuşamıyor, beyninde hasar var…
Ve onlar gibi daha kaç insan...
****
Gaz bombası atmaya yarayan ZET'in kullanma kurallarını bilmiyor olamaz Çevik Kuvvet.
Ne de olsa yıllarca bu ve bunun gibi pek çok silah üzerine eğitim aldılar.
Kaç dereceyle atılması gerektiğini, kaç metreden atılırsa ölümcül olacağını, görevlerinin insan öldürmek değil, insan korumak olduğunu…
Leblebi gibi bomba yağdırırken kafa, göz ve göğüse hedef almamak gerektiğini…
Unuttularsa diye yazalım;
En uzak mesafeye ulaştırabilmek için 45 derecelik açıyla ve havaya dik olarak atılmalıymış. Menzilleri 150-200 metre imiş.
120 metreden yakın bir mesafeden ve düz olarak atılırsa –fişek boş olmuş dahi olsa- tüfekten çıkan fişek insana zarar veriyormuş.
Hele de baş, boyun ve kalp bölgesine atılırsa…
Nihayetinde 14-15 cm uzunluğunda, yaklaşık 4 cm çapında ağır, sert ve metal bir cisim.
Videolarda ve fotoğraflarda gördüğümüz kadarıyla polis fizik ve geometriden sınıfta kaldı.
Kimyasal kullanmadaki hevesiyle kimyadan geçse de, iletişim ve sosyolojiden geçebilmeleri için ÖKK bile yetmez....
Açı mı hesaplayacak zaten o kargaşada.
Sıkıyor işte.
Hem de hedef ala ala. Hem de gözüne baka baka.
N'apalım, gelmeselerdi onlar da! diye sallaya sallaya...
TOMAlar su sıkıyor, polisler gaz sıkıyor, siyasiler palavra sıkıyor.

7 Temmuz 2013 Pazar

Hem pazar, hem deniz, hem yelken...

Geçtiğimiz pazar günü yelken yarışlarını izlemek için marinaya biraz geç gitmek zorunda kalınca yarışı deniz üzerinde izleyebilmeleri için basını taşıyan tekneyi kaçırdım tabi.
Yarışları marinanın ucunda bulunan Mudanya Yelken Kulübü'nün seyir terasından izledim mecburen.
Daha sonra basını taşıyan teknenin sahibi ve Bursa Yelken Kulübü Başkanı Dr. Sürel Solakozlu ile tanışınca, kendisine haber etmiş olsaydık gelip beni alabileceğini söyledi.
Lakin yarışı karadan izlemek de keyifliydi.
Havanın serin rüzgarı bedenimi üşüttüğü zamanlarda kulübün kapalı mekanına sığındım.
Deniz aşıklısı bir insan olarak ikram edilen çayımı yudumlarken bir yandan da kapalı mekandaki görsel zenginliği inceledim.
Denizcilikle ilgili pek çok şey karşımdaydı...

Kulüpte aynı zamanda sınav vardı. Öğrenciler altışarlı gruplar halinde sınava giriyor, diğerleri sıralarını bekliyordu.

Sınav heyecanı yaşlı-genç, kadın-erkek herkeste aynıydı.
"Acaba sorular zor mu?"
Sınavda başarılı olurlarsa 24 metreye kadar olan tüm teknelerde uluslararası kullanım selahiyetleri olacaktı.
Heyecanları normaldi.
Bu hararetli ortamda koştururken bir yandan da beni kırmayıp benimle sohbet eden, sorduğum her soruyu yanıtlayan birinden bahsedeyim size.
Kasım 2012'de Mudanya Yelken Kulübü Başkanı olmuş olan Alper Tuna Tataroğlu.
Alper hem Trabzonlu, hem de Hamburglu bir makine mühendisi. Sert Kuzey Denizleri'ne aşina bir deniz sevdalısı yani.
Önce sınavı sordum.
Sahil Güvenliğin tekne kullanma ruhsatı konusundaki hassasiyetinden ve insanların tekneye olan meraklarından dolayı hem kurs verdiklerini, hem de sınav yaptıklarını söyledi.
Kursa 18 yaşını geçmiş herkes katılabiliyor. 16-18 yaş grubu için ise ailenin muvafakatnamesi gerekli.
1 ay kadar süren kurs esnasında 26 ayrı konu işliyorlarmış derslerde. Harita okuma, navigasyon, ilk yardım, telsiz, hava durumu ve daha birçok ders.
Dersler teorik olarak veriliyor ve sınav da bilgisayar başında teori derslerinden yapılıyormuş. Uygulamalı olarak ders de, sınav da yokmuş.
Ve Mudanya Yelken Kulübü Türkiye'deki yelken kulüpleri içinde ilk beşte yer alıyormuş.

Sintine boşaltma ve çevre konularındaki davranışlarını sorduğumda MARPOL'e uyduklarını belirtti.
MARPOL'e göre teknedeki atıklar suyla karıştırılarak akışkan bir hale getirilip 4 mil süratle giderken 12 mil açıkta salınmalıymış denize.
Cânım koylara girilerek değil...
Deniz üzerinde seyrederken deniz dibindeki kayaları olsun, batıkları olsun nasıl farkettiklerini sordum Alper Bey'e.
Sonar mı kullanıyorlardı acaba?
Bir deniz haritası açtı hemen önüme.

Derinliklerden sığlıklara, kayalıklardan batıklara kadar her şey en ince ayrıntısına kadar vardı haritada.
Çocukken Arnavutköy Burnu'ndaki fenerin yanıp sönüşünü Siği'den izlediğimi hatırlayarak deniz fenerlerini sordum sonra. Hepsi hâlâ vazifelerinin başındaymış.
Fakat marina giriş çıkışındaki yanmış iskele ve sancak lambaları bir türlü değiştiril-e-miyormuş.
Sisli bir havada ya da gecenin karanlığında limanı tanımayan tekneler için büyük risk...

Bunları konuşurken bir yandan da kulüp içindeki minyatür yelkenli teknelere takılıyor gözüm. Yelkenlilerin altlarındaki salmalarına kadar hiçbir ayrıntı atlanmamış ve üzerlerinde özenle çalışılmış.
Yelkenden konuşurken Argonotlar'a ve Valos adlı yelkenlileriyle Altın Post'u aramak için bütün denizleri dolaştıklarına geliyor söz.
Argo ve Arganotların mitolojik öyküsünde genç bir delikanlının uzun bir yolculukta karşılaştığı zorluklar sonunda olgun bir insan olmasının anlatıldığını öğreniyorum bu mitolojik hikayede.
Ve bu uzun seyahatte Mudanya'ya da geldiğini...

Geçmişin derinliklerinden şimdiki zamana geri geliyoruz.
Alper Bey sınavdaki öğrencilerine, ben de denizdeki yelkenlilerime dönüyorum.
Terasta Bursa Yelken Kulübü üyeleri var. Yarışanlar arkadaşları olduğu için bütün tekneler hakkında bilgileri de var, fikirleri de. Onların konuşmalarıyla yarışı izlemek daha keyifli hale geliyor.
Yarışları haber yazımda ayrıca anlatıyorum:
Yelkende Uludağ Kupası sahibini buldu! diyorum...

Alababula adını verdiği teknesiyle Yunanistan'daki Neo Mudania'ya gitme planları yapan Mesut Üner ve tekneler hakkında bana bolca bilgi veren Mustafa Kali ile birlikte, yelken sporuyla ilgili edindiğim bilgiler gittikçe çoğalıyor.
"Alababula ne anlama geliyor?" diyorum Mesut Bey'e. Bilgisiz ve acemi denizci demekmiş.
Ekşi Sözlük Bey'e göre de; mürettebatın bozuk, iş yap(a)mayan, huysuz, beceriksiz haline denirmiş. Kısacası; böyle bir mürettebat ile denize açılanın vay haline imiş.
Ne diyelim, umarız Mesut Bey'in Neo Mudania planları gerçekleşir...
Kulüp terasından tekneleri izlerken arada dönüp deniz boyunca sere serpe uzanıvermiş Mudanya'yı da izliyorum.
Marina'nın karşısında çocukluğumun eşsiz, şimdinin köhnemiş askeri lojmanları görünüyor.
İki katlı lojmanların arkasında yükselen bir inşaat ise fazla yükselmesiyle dikkat çekici!
Başında geniş kenarlı ve tüylü şapkasıyla tiyatro izlemeye gelerek en ön sıraya kurulan bir kadına benziyor bu haliyle.
Ve arka sıradakilerin sahneyi görmüyor olmasını umursamayarak yükselmeye devam ediyor.
Bittiği zaman sahile tüy dikecek anlaşılan...!
Sahillerde deniz kıyısından geriye doğru artması gerekmez miydi yüksekliğin diye düşünüyorum.
Arka taraftakilerin görüşünü kapatıp adeta duvar oluşturmak hem ekolojik denge olarak, hem de arkada evi olan diğer insanlara saygı olarak pek iyi olmamış doğrusu...
Limanın ardındaki tepelere bakınca, oradaki zeytinlikler yok, 'dağ taş' ev olmuş.
Oysa; "Devlet malı veya özel mülkiyet farkı olmaksızın, zeytin ağacını kesen veya deviren herkes mahkemede yargılanacaktır. Eğer suçlu bulunurlarsa idam edilmek suretiyle cezalandırılacaklardır." der Aristotle, Atina Anayasası'nda...
Piç kırma zamanında yaşlanmış bir ananın yanındaki yavrularından birisi kırılmayarak bırakılır ve büyümesi sağlanır. Yavru serpilip büyüyünce de yanından anası alınır, yavrusu kalır.
Böylece zeytin ağacı yok olmaz... Zeytin kutsaldır. Nimettir, berekettir.
Lakin anlaşılan o ki artık bereketi de kutsallığı da kalmamış...
O da soluğu "kat karşılığı"nda almış...
Buralarda kışın da oturuyorlarsa neyse de, topu topu iki aycık oturmak için güzelim zeytin ağaçlarını kesip birbirinin içinde itiş kakış taştan evler yapıyorlarsa çok yazık doğrusu...
Ha bir de; havuzlu sitelerde yaşayıp havuza girmeyen, leb-i derya ev alıp denize ayağını sokmayan, denizden korkan, suyu sevmeyen bir güruh var ve denize 2 ay bakmak için, 'kesilen ağaçların yerine yapılan evlerde' oturuyorlar.
Ne doğaya yar oluyorlar, ne kendi hayatlarına...
Yazlık ev hevesiyle koylar evlerle, yollar arabalarla, geri kalan her yer de çöplerle doluyor.
Olmasın mı olsun, ama doğayla bütünleşerek olsun. Katlederek değil...

Bu arada marinanın içindeki suyun temizliği dikkat çekiciydi doğrusu.
Günün ve yarışların sonunda vedalaşarak ayrılıyor, Siği'ye, kendi baba evime gidiyorum.
Zeytin ağaçları altında ve deniz manzarası karşısında çay bile bir başka...

İyi pazarlar herkese...

6 Temmuz 2013 Cumartesi

Ehliyeti bohçacıdan mı alalım?

80'lerde bir yaz,
Erdek,
Sıcak,
Ama sarı sıcak...
Sahil boyu dolanan satıcılar,
Falcı, mısırcı, dondurmacı, bohçacı...
Bir yandan elindeki bir kaç örtüyü sallarken bir yandan da ayarsız sesiyle örtülerin reklamını yapan, diğer kolunda taşıdığı bohçanın ağırlığını azaltmak için tek omzunu yukarı kaldırmış, zaten esmer olan teni güneşin alnında yürümekten iyice kararmış, başına sıktığı yemeninin altından sızarak şakaklarına, oradan da çenesine süzülen terlerini yemenisinin ucuyla silen, şalvarlını yeldire yeldire yürürken terliğinin arasına giren kumlardan rahatsız olduğu için kızgın kumlara çıplak ayakla basan ve nasıl olup da ayaklarının yanmadığını anlayamadığın bir bohçacı kadın yanaşır yanına.
- Alsana evine bi masa örtüsü be abla. Yayarsın masana!
- İstemem sağol.
- Abla güzel çeyizliklerim var. Bakıver bi!
- ....
- Bak bu takım sana 500'e olur be abla...
- ....
- Hadi senin güzel hatırın için 350 olsun..
- ...
- 250 ver madem hadi tamam!
- Hem ihtiyacım yok, hem pahalı satıyorsun. İstemem sağol...
- Valla billa pahalı değil be abla. İki gözüm önüme aksın ki, akşama evime kavuşamayayım ki pahalı değil. Te bana gelişi zaten 200 lira!
- Piyasayı biliyorum ben. Demiştim zaten almaya niyetim yok diye, sağol...
- Tamam be abla, hadi ver bi 100'lük de anlaşalım...
- İstemem dedim ya!
- 50 olsun be abla!
Elindeki örtüleri önünüze atar ve almaz...
O almaz da siz o malı alır mısınız almaz mısınız bilemem
Ama sorarsınız, 500 nireee, 50 nire?
Ve 30 küsur yıl sonraya döner yine sorarsınız
101 nireee, 15 nire?
Nirdeeeen nire!

4 Temmuz 2013 Perşembe

Sanalın fendi basılıyı yendi!

Günlük hayatımızın olmazsa olmazlarından olan reklamlar, zeki ve yaratıcı insanların bizi sürekli şaşırtan ve kendilerine hayran bırakan kısacık kısacık sanat eserleridir diye düşünüyorum.
Her ne kadar sürekli tekrar edildikleri zaman insanda biraz sıkıntı yaratsalar da pek çoğunu defalarca da olsa izlemek epey keyifli.
Bazılarının anlatmak istediklerine ulaşmak için seçtikleri yol ise insanı ciddi derecede çileden çıkartabiliyor. Tanıtılmak istenen konuya öyle bir yerden bağlantı kuruyorlar ki, ister istemez insana ‘"Ne alâka şimdi?' dedirtiyorlar.
Piyasadaki ürün çeşitliliği bolluğunda bir adım öne çıkıp akıllarda kalabilmek için tanıtım tabii ki çok önemli.
Ve bu tanıtımın bir sektöre dönüşmüş olması, üniversitelerde reklamcılık bölümlerinin olması da işin vardığı boyutu gösteriyor.
Reklamcılık gençlerin oldukça rağbet ettiği bir meslek dalı üstelik.
Eğlenceli, hareketli, mesai saatleriyle sınırlı olmayan, özgür...
Bunların yanında; kendi içinde çok kapsamlı, çok organize ve çok detaycı olunması gereken bir dal.
Benim eskilerden hatırladığım reklamlar eski mecmualarda gördüğüm çoğunluğu çizimden ibaret reklamlardı.
Reklam konusu her ne ise o resmedilmişti.
Yabancı kaynaklı reklamlardaysa hep Hollywood artistleri vardı.
Sonraları bizdeki çizimler de yerlerini canlı modellerle yapılan fotoğraf çekimlerine bıraktı.
Televizyonun hayatımıza girmesiyle de podyumlardan ekranlara reklam yıldızları kaymaya başladı.
Sıradan görünümlü insanlar reklamını yaptıkları markayla bütünleştiler, kendileri marka oldular.
Çocuk karakterler ekranlarda büyüdüler.
Program aralarında reklama ayrılan zaman o kadar büyüdü ki, uzun dakikalar süren reklamlar yüzünden programların nerede kaldığını unutur hale geldik. Neredeyse reklam arası program izler olduk.
Bu şikâyetin ardından reklamlar kısaltıldı ve sıklaştırıldı. Bu sefer de mutfaktan su alıp gelemez olduk.
Değil ki molada ihtiyaç görelim...
Eski günlerden bugünlere gelirsek; televizyon için durum nedir bilemem ama internet reklamları gazete reklamlarını çoktan geçmiş..
eMarketer adlı araştırma şirketine göre; Amerikalılar, 2012'de basılı yayın organlarından çok internet reklamlarına para harcamış.
Şirketin raporunda, gazete reklamlarına yaklaşık 23 milyar dolar harcanırken, internette yayınlanan reklamlara toplam 26 milyar dolar harcandığı açıklanmış.
Çığrından çıkan internet kullanımını fark eden reklam şirketleri network çağını yakalayarak sanal ortamı daha fazla kullanmaya başlamış demek ki.
İnsanların pek çoğunun haberlere bir tuş kadar yakın olması sebebiyle gittikçe azalan basılı gazeteler reklam verenlerin gözünden kaçmamış.
İnternet kullananların bilinçli profili ve internet mecraanın genişliği de işin içine eklenince, internet reklamları sitelerin olmazsa olmazı olmuş.
Birisi şalteri indirmediği sürece de böyle olacak.
Hâttâ zaman içerisinde daha da farklı boyutlara taşınacak.
Bekleyelim, görelim...

Duymak istedikleriniz bunlar mıydı?

Ah bir kelimecik etseydi.
Evet içtiler deseydi.
"Günler öncesinden hazırlanmışlar.
Kasa kasa içkiler, sıra sıra mezeler...
Sofra kurdular, kavun-peynir-rakı Allah ne verdiyse...
(Cennet-i âlânın meyleri miydi yoksa?)
Ah bir demlenmek bir demlenmek...
Ayakkabılar ayakta, kızlar masada, biri gider biri gelir.
(Sanırsın ki cennetin 40 hurisi yeryüzüne inmiş)
Öyle işve, öyle eda...
Hem var ya, zoraki hizmet ettirdiler kendilerine!
Saki yaptılar beni!
Sorarlarsa söylememem için boğazımı sıktılar, şantaj neyim hepsini yaptılar!
Şikayetçiyim Memur Bey,
Ahanda bunlardan!!!"

Ama demedi.
Dedirtemediler.
Üç kere, beş kere.
I-ıh!
İspat edememeyi hırs yaparak ve inadım inat diyerek; Müezzin'in, ekmek yediği devletin gücünden değil de, yüzlerini bile hatırlamadığı çocukların şerrinden(!) tırstığını düşündüler.

Ne mantık, ne analiz, ne empati, ne de dini bütün bir din adamının dürüstlüğünden ödün vermeden ettiği kelamlara inanç...
Sonuç:
Saatler süren her sorgulama sonrasında gittikçe büyüyüp efsane olan bir müezzin,
......her sorgulamadan elleri boş dönerek gittikçe küçülüp rezil olan 'bağzı' kişiler....
Ve 1 kişi dışında her iki taraf da anladı ki;
Her sakallı deden değil,
Her kuşun da eti yenmez...

23 Haziran 2013 Pazar

Paranoyanın dedikodulu hali!

Arada doktora gitmeli insan...
Hani 'çocukluğuna inen' doktora ama.
Anlatmalı sonra içinde barındırdığı ne varsa.
Acılarını, tatlılarını.
Dökmeli içini şöyle sular seller gibi.
Kâh ağlaya, kâh güle...
Çocukluğuyla yüzleştikten sonra da günlük hayatta yaşadıklarını anlatmak için gitmeli.
Madem kimseleri dinlemeyip kimselere inanmıyor, güvenmiyor, eşiyle dostuyla bile dertleşmiyor.
Dertleşme ihtiyacıyla beraber dedikodu yapma ihtiyacını da gideremiyor.
Ki bir insan kimselere güvenmeyip  birebir konuşmalardan korkuyorsa, korkularını ve sanrılarını kalabalıklara yansıtıyorsa.
Şikâyet mi desek, ağlaşma mı desek, gaz verme mi desek ağzına ne gelirse üzerine basa basa anlatıyorsa...
"O bana dedi ki", "Bu sana dedi ki", "Şu ona dedi ki" diyerek dedikodu yapıp ortalığı birbirine katıyorsa...
Topluluklara hitap ederken "Bunlar var ya bunlar sizin için şöyle dediler, böyle dediler" diyerek ortamı gerdikçe geriyorsa.
Gerilimden doğan kargaşaları ellerini ovuşturup bıyık altından gülerek izliyorsa,
Kısacası;
Çözüm için değil, düğüm için konuşuyorsa,
Muhakkak gitmeli...
Uzanmalı koltuğa şöyle boylu boyunca.
Ortam loş ve sessiz.
Hafif bir müzik belki.
Rahatla, sakinleş, iyileş, güzelleş.
Aynaya bak, kendini gör.
Dahası;
Paranoyayı bırak, artık gerçekleri gör...