10 Nisan 2013 Çarşamba

Destinasyon`dan kısa kısa...


Merinos Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi`nde, 2013 Bursa Turizm Ana Destinasyonu açılış törenindeydik Pazar gecesi.
Salona giriş kapısının üzerinden aşağıya verilen su buharı misali bir sis bulutunun içinden geçtik salona girerken. Sis perdesinin üzerine Bursa görüntüsü de yansıyordu.
Bu görüntü başka bir aleme geçiyor hissi yaratıyordu insanda. Sanki hayalet olmuş da duvarların içinden geçiyormuş gibi. Ya da Yüzüklerin Efendisi filmindeki gibi duvarlardan geçebilen büyücü cadılar gibi.
Bu gizemli girişin ardından gözümüze yansıyan ışıklardan etkilenmeden ve merdivenlerde tökezlenmeden yerimize ulaşmayı başarıp, koltuklarımıza yerleştikten birkaç dakika sonra başladı gösteri.
İlk olarak turizmin ana fikrinin seyahat ve seyyah oluşundan yola çıkılarak, ev sahibinin de Bursa olduğu baz alınarak Orta Çağın en büyük seyyahı ve Rıhlet-ü İbn Battûta diye bilinen Seyahatnâme'nin yazarı olan İbn-i Batuta, 17. yüzyılın önde gelen gezginlerinden olup kırk yılı aşkın süreyle Osmanlı topraklarını gezmiş ve gördüklerini Seyahatnâme adlı eserinde toplayan Evliya Çelebi ve Osmanlı İmparatorluğu'nun ikinci padişahı Orhan Bey'in karşılaşmaları tiyatro oyuncuları tarafından canlandırıldı.
Mehter Takımı'nın sahneye gelmesiyle Viyana Kapıları'na tekrar dayansak mı diye düşündüm bir an.
Genlerdeki hatıralar üç dede geriye kadar kalıcı oluyormuş diye okumuştum bir yerlerde. Mehter müziğini duyduğum anda verdiğim tepkiye bakacak olursak bu bilgi doğru olsa gerek.
Mehter Takımı Karacabey'in Kurtuluşu kutlamalarına gelirdi her sene ve çocuk halimle cadde kenarından geçişlerini izlerdim pür dikkat.
Zırhlı kıyafet çok ilgimi çekerdi mesela.
Kös ona keza. Ziller ona keza. Borular, davullar, zurnalar...
Hele de o meşhur, kendilerine has edalı yürüyüşleri...
Mehteranın ardından gelen kılıç kalkan ekibi, şrak şrak sesleri arasında sahnede gösterilerini yapmaya başlayınca,  aklımıza yıllar önce Kuşadası'na gelen turistlerin kendilerini  karşılayan kılıç kalkan ekibinden korkmaları ve gemilerine ters yüz dönmeleri geliyor.
E haksız da değiller hani...
Kılıç Kalkan ekibini de sahneden uğurlayınca Dağ Derliler'in oyun havaları ve oyunları geldi karşımıza.
Yöresel kıyafetler içindeki kendi halindeki erkeklerin ağır aksak oynadıkları oyunlar izleyicinin temposunu biraz düşürdü ama neyse ki imdada Shaman Dans Tiyatrosu Grubu yetişti.
Bu sayede de o ana dek epey maskülen geçen gösterilere biraz hareket geldi.
Shaman Dans Tiyatrosu Grubu Anadolu Ateşi benzeri bir gösteriyle sahne aldığında izleyiciler üzerlerindeki ataleti atıp şöyle bir silkelendiler.
Konuklar arsındaki Araplar ve Afrikalılar da daha bir ilgiyle izlemeye başladılar.
Kızlı erkekli grubun gösterisi kısa kısa ve farklı farklı temalardan oluşuyordu. Kâh laz uşakları olup horon teptiler, kâh modern danstan figürler sergilediler.
Sahnede ateş parçası gibi ordan oraya koşturmaları ve yüksek enerjileri destinasyonu ateşlemek için ideal bir çakmak çakışı olmuştu sanki.
Gösterilerin bitiminin ardından Merinos Parkı içinden gala yemeğinin yapılacağı otele doğru havai fişek gösterileri  eşliğinde kısa bir yürüyüş yapıldı.
Bu arada; Mehteranın ve Kılıç Kalkan Ekibi'nin arasından geçecek olan protokolü beklerken Mehter Takımı ile bir fotoğraf karesine girerek zamanı durdurmadan da duramadım.
"Bu kadar koruma arasında sırtınız yerine gelmez" latifeleri arasında verdik pozumuzu ve nihayetlendirdik akşamımızı...

9 Nisan 2013 Salı

Şu amansız hastalık...

Adını bile anmazdık eskiden hani.
Amansız hastalık deyip örterdik üzerini. Kimse duymasın, kimse bilmesin...
Şimdi barıştık adıyla.
“Evet, kanserim!” demeyi öğrendik.
Alt ettik çok zaman onu.
Ya da; o kadar çoğaldı ki artık, baş edemez olduk ‘amansız’ demekle. Ve aman vermedik kendisine.
Sapasağlam yaşarken bir anda "kansersin" sözüyle karşılaşmaya şaşırmaz hale geldik.
'Yaşlılar hastalanır, yaşlılar ölür' derken, çocukların da gençlerin de bu hastalığa tutulduğunu gördük.
Hele de kendi yaşıtlarımızda karşılaşınca daha bir yüz göz olduk kendisiyle.
Demek ki her an biz de….
Üzerini örterek ve kimselere ses çıkartmayarak kendi kendine mücadele etmekten daha iyi oldu belki de bu durum.
Müspet bilim eşliğinde makûl ve mantıklı yollar izleyerek ve hastaları -her ne kadar çağın vebası desek de- vebalı gibi görmeyerek hep birlikte aşar olduk zorlu yolları.
Çevremizde dolanan hastalığın kendi başımıza gelmediğine sevinmedik asla.
Çünkü biliyorduk ki temas her an muhakkaktı…
Çalışmadığımız bir sözlüde tahtaya kaldırılmamak için öğretmenden gözlerimizi kaçırmaya benziyordu bu biraz da. Her ne kadar arkadaşlarımızın arkasına saklansak da açılan kara kaplıdan adımızın okunması an meselesiydi. Sözlüye çalışmadığımız gibi kanser taramalarına da gitmiyor, erken teşhisin tedavi üzerindeki etkisini önemsemiyorduk.
Ve gün gelip karşımıza dikilince virüs deyip başımızdan def edemiyorduk.
Düşman içerideydi.
Düşman vücudun ta kendisiydi.
Dolayısıyla vücudun en ücra köşelerini biliyor, en kuytu dehlizlere gizlenip o kuytularda sinsi sinsi ürüyordu.
Beden onun savaş alanıydı. Zaferiyse tümüyle ele geçirdiği bedenle birlikte yok olmak...
Zaman zaman başarsa da bozguna uğradığı da oluyordu.
O zamanlarda ya bir köşeye sinip bekliyor ya da toptan defolup gidiyordu...
****
Kanserle savaş sırasında yaşananları çok yakınımıza ya da kendi başımıza gelmediği sürece hiç bilmiyoruz, dolayısıyla da anlamıyoruz.
Karşıdan söylemesi kolay tabii.
Bir de o mücadelenin içindeki hikâyelere bakmak lazım.
En basitinden; ele gelen minik bir kitleye fibrokist tanısı konulana kadar yaşananlar ve sonuçların okunması esnasındaki yüz ve beden halinin yaydığı enerji, doktorun “Kanser değilsin!” sözü ile gözlerden boşalan yaşlar.
Ya “Kansersin” deseydi...
Ki pek çok kişiye deniyor.
Yüzleşmenin ardından bihaber olunan bir dünyaya dalıp oralarda kayboluyor hasta. Önce direniyor, sonra savaşıyor, kazanıyor ya da.....
Doktorlar, hemşireler, hastalar, kemolar, şualar, petler, serumlar, sondalar, bitmek bilmez kan almalar, tahliller.
Sağlıklı günlerinde önemseyip de üzülünen her ne varsa hepsinin anlamsızlaşması, sağlıklı olmanın her şeyin üzerine çıkması...
****
Bazen nedensiz, bazen de bütün tetikleyicilerini işe koşarak tanışıyor insan bu hastalıkla.
Ne yaptım da oldum, ne yapmadım da oldum, ne yapsaydım olmazdım, ne yapmasaydım olmazdım sorgulamalarını hızla atlatıp, nasıl mücadele edip nasıl en az hasarla atlatırım diye bakmaya başlıyor hastalığa.
Yetişkinlerde sebep çok da, daha dünyanın bir derdini görmeyen çocuklarda da çıkıyor bu hastalık.
Anne karnında başlayan yolculukta yanlış giden bir şeyler olduğu kesin.
Yediğimiz içtiğimiz, giydiğimiz çıkardığımız, evimizdeki, elimizdeki, cebimizdeki herşey kanserojen maddelerle donatılmışken, geçim derdi, seçim derdi, işti okuldu sınavdı derken ne kadar yoruyoruz her bir hücremizi.
Hayat içinde üzülmemek elde değilse de, göz göre göre üzmemek elde olmalı.
İçine indi derler ya hani, işte oraya indirene kadar uğraşmamalı. Sabrın sonunun her zaman selamet olmayacağını anlamalı.
'İyiler çabuk gider' lâfının ardına iyice bir bakmalı.
Kediler gibi yaşayıp önce kendi bedenine ve kendi hayatına iyi davranmalı.
İyi olmak adına kimseleri üzmezken, kişinin kendisi yerle yeksan olmamalı.
“Eller iyisi” olmakta değil marifet.
Yoğun sıkıntılar sonucunda zayıflayan bağışıklık sistemi kendi bedeninin saldırısına uğruyor yoksa.
Demiştim ya hani düşman içeride diye.
O düşmanı uyandırmamak lâzım demek ki.
Ah ne yapsak ne etsek, nerelere gitsek.
Sevsek, sevilsek, neşelensek, gülsek, eğlensek.
Belki hiç uğramaz o zaman, belki teğet geçer gider.
Kim bilir...
****
Bu arada; hüzünlü hüzünlü yazdığıma bakıp da kanser karşısında naçar kaldığımızı düşünmeyin.
Sürekli güncellenen bilgiler, yepyeni uygulamalar, bilinçli hastalar, bilinçli yakınlar ve LÖSEV, LÖDER, ONKODAY, BURSA KANSERLE SAVAŞ DERNEĞİ gibi dernekler derken, el birliğiyle veriliyor bu mücadele.
Bize düşense hep destek, sonuna kadar destek...

3 Nisan 2013 Çarşamba

AK(i)llerimi seveyim!!

Arkadaşımın ablası Hacettepeli arkadaşlarıyla birlikte bize de gelmişti bir bayram günü.
Diğerlerinin isimlerini şimdi hatırlamıyorum ama içlerinden birisinin adı o zaman bana çok ilginç gelen ve hiç unutmadığım Akil idi.
Ne demek ki Akil? diye araştırmıştım.
Akıllı adam demekmiş.
Hacettepe'de okuduğuna göre adıyla müsemma bir aklı varmış demek dedim.
Zaman içinde konuşmalarımda ve yazılarımda kullandığım bir sözcük oldu o isim.
Şimdilerdeyse o isim anlamıyla zıt tavırlar sergilemek üzere.
Kim akil kim değil birbirine karıştı.
Akil insanları bir araya getirme fikrini öne sürenler mi, o isimleri tek tek seçenler mi, akil insan olarak seçilenler mi, yoksa seçilenleri beğenenler mi, beğenmeyenler mi?
Kim daha akil?
Herkes kendine pek bir akil gelir malum. Bütün nizalar da bundan çıkar zaten.
Esas mesele diğerlerine nasıl geldiği.
Akil insan sıfatını almak için ortak bir onayın gerektiği.
Yoksa herkes bulduğu her köşede kurtarıyor vatanı milleti bir güzel.
Sonuç?
Laf salatası ve peynir gemisi...

Her kesimden sese kulak vermek istenmesini kayda değer bulmama rağmen, her kesimden seçilen herkese AKİL denmesinin diğerleri üzerinde olumsuz bir etki yaratacağını da aynı şiddette kayda değer buluyorum.
Kendi dalında öne çıkmış kişilerin fikirlerinin sorulması pek güzel bir fikir. Lakin bu öne çıkışın kriterleri nedir?
Medyada en çok görünür olmak yeterli midir mesela?

Akil İnsanlar listesini yapanlar seçimlerini nelere dayanarak yapmaktalar bilmem.
De;
Aklıma nedense şöyle bir fıkrayı getirdi bu durum.

Fıkra bu ya;
"Bir gün Tanrı dünyaya bakar ve yapılan bütün şeytanlıkları görür.
Aşağıya bir melek yollayıp ayrıntıları incelemeye karar verir.
Çağırır en iyi meleklerinden birini ve bir süreliğine gönderir aşağıya.
Melek geri döndüğünde Tanrı'ya cevap verir.
Der ki işler kötü, durum şöyle: kötülerin sayısı %95, iyiler %5.
Tanrı düşünür bir süre.
Belki diğer bir meleğin gitmesi ve başka bir bakış açısından olayları incelemesi daha sağlıklı olacak der.
Böylece  ikinci bir melek çağırır ve onu da yollar aşağıya.
Melek geri döner ve Tanrı'ya cevap verir.
Evet, işler gerçekten kötü.
Kötüler çoğunlukta %95, iyiler azınlıkta %5.
Tanrı der bu durum hiç iyi değil.
Kalan %5'i şeytandan korunmaları için desteklemeye karar verir.
Onlara moral ve ümit vermek için hepsine birer e-mail gönderir.
E-mailde ne der biliyor musun?
Bilmiyor musun?
Ne! Sana da gelmedi ha!"

31 Mart 2013 Pazar

Kıl tüy muhabbetler

Başlığa bakıp da ironi yapacağımı sanmayasınız. Gerçekten de kıl tüy muhabbeti yapacağım size bugün.
“Kadınların kaşlarını almaları caiz midir?” sorusuna görüş veren Diyanet, “Mecbur değilsen kaşını, bıyığını, tüylerini aldırmak günahtır. Ama psikolojini bozacak kadar kötüyse aldırabilirsin” demiş ya, oradan geldi aklıma bu yazı da... 

Hayvanların postlarıyla hiç dertleri yok malum.
Yaz gelince tüy dökerek yazlıklarını giyiyorlar, kış gelince yine eski hallerine geri dönüyorlar.
Ne aslan yelesine fön çektiriyor ne de tilki kürkü ıslanmasın diye şemsiyeyle geziyor.
Zımpara misali dilleri kişisel bakım için yetiyor da artıyor.
İnsanlarınsa kıl tüy muhabbeti bitmek bilmiyor.

Saçlar mesela başlı başına bir konu.
Kurusundan yağlısına, kısasından uzununa, sarısından karasına, düzünden dalgalısına ve dahi kıvırcığına…
Yandan mı ayırsak ortadan mı, uzatsak mı kısaltsak mı, sabunla mı yıkasak şampuanla mı?
Ah bir de ıslak ıslak dışarı çıkmasak…

Saçı az olanın derdi bir türlü, çok olanın başka bir türlü.
Olmayanınsa bambaşka bir türlü.
En rahatı onlar aslında da farkında değil.
Ne şampuan ne de saçımı ne tarafa yatırsam derdi.
Kadınların saçlarına vurdukları sıra dışı renkleri.
Kâh boyadan yıpranmışı, kâh henüz boya dokunmamışı.
"Yıka ve Çık"çılar ise arada en şanslısı…
Ya Orta Çağ'da, suyla sabunla meşk etmeyen Avrupalıların başlarındaki bitleri saklamak amacıyla ürettikleri lüle lüle perukları!
Eski Mısır’da da aristokrat sınıfa mensup erkekler saçlarını kazıtıp, daha uzun insan saçından yapılma ya da insan saçı-at kılı karışımından yapılma peruklar giyerlermiş başlarına.

Kıl tüy demişken istenmeyen tüylere de iki laf etmeden geçmek olmaz hani.
Yüzyıllardır alınmalarına rağmen inatla çıkmaya devam etmelerine bakacak olursak istenmediklerinin farkında değiller anlaşılan.
Nasıl bir aymazlık ya da nasıl bir inatsa artık.
Tabi yılmaksızın çıkmalarının sebepleri çok.
Onları yolmakta ısrarcı olan, hatta daha da azdıran bizleriz. Fetvada dendiği gibi bıraksak kendi hallerine aslında, onlar da rahat, biz de rahat.
Kadınların istenmeyen tüyleri bir yana, erkeklerin de hem belalısı hem de olmazsa olmazı sakalları- bıyıkları var.
Yaşlandıkça kulaklarından ve burunlarından fışkıran kılları ile, hele de kaşlarına gelen son gürlüğü ile daha bir heybetli durmaya başlıyorlar giderayak. Göğüs ve sırt dekoltesi kılları ona keza. Gömlekten dışarı taşacak ki şanı yürüsün...
Kadınların kaş derdi ise ergenlikle birlikte başlıyor.
Bir elinde cımbız, bir elinde ayna.
Hele de kaşlar Boğaz Köprüsü kıvamındaysa…

Tek tük de olsa kaytan bıyıklı kadınlar da var arada.
Kirpiklerinin gölgesi güllerle bezenmiş kadınlar da.
Kaş aldıran erkekler de var bu arada, saklanmayın hiç arkalara, görüyoruz...

Saça başa tekrar dönecek olursak;
Saç teli tehlikelidir de bir yandan. İnsanın başını belaya sokar.
Ceketin omuzuna yapışmış tek bir tel mesela!
Söyle, kim bu kadın!
Akıllı adam evdekiyle dışarıdakinin saçını aynı renge boyatan adammış.
“Sana kızıl çok yakışır hayatım, bir denesen diyorum…”
Peki ya yemeğin içinden çıkan saç teline ne dersiniz?
Tamam tamam, ne dediğinizi duydum.
Sustum, saçının bir teline kurbandınız hani demedim.

Bakın kıl tüy derken ne kadar çok laf ürettik değil mi?
Demiştim size kıl tüy deyip geçmeyin diye.
Bitti mi sandınız, bitmedi…

Saçı uzatmak ya da çoğaltmak için postişler, çıt çıtlar, kaynaklar var pek çok kafada.
Doğum sonrası ya da kemoterapi esnasında tutam tutam dökülen saçlarına hazin hazin bakan insanlar var.
Sonra saçların yeniden çıkmasına sevinmek var.
Başı sıcaktan-soğuktan korumasının dışında görsel olarak insanın kendine güvenini kazandıran bakımlı ve temiz saçlar var.
Düğünlerde aynı kuaförün elinden çıkan telefon kablosu kılıklı tek tip saçlar var.
Sıradan günlerde sakin durup, ne tarafa istersek o tarafa yatan ama özel bir güne hazırlanırken inada bindirip şaha kalkan saçlar var.
Özgür bırakılan ya da bazen bir kalemle başın üzerine toplanıveren, rengarenk aksesuarlarla neşelenen, şık bir topuzla asilleşip, çılgın buklelerle şirinleşen saçlar var.
Sık sık değiştirilen modeli ya da rengiyle kişinin ruh halinin aynası saçlar var.
Tepeler açılmaya başlayınca yandakileri uzatıp, dağlar tepeler aşırtıp, karşı yakaya ulaştırılan yapıştırma saçlar var. Dökülen saçlara inat ekilen saçlar olduğu kadar, bir yandan da inatla kazınan saçlar var... 
Uzun saçlı Samson ile meşhur dazlak Yul Brynner var.
Saçının tellerine… diye başlayan şarkılar var.

“Ne güzel enseyi geçmemesi saçların, 
Alnımızda bitmesi. 
Tane tane olması kirpiklerin, 
Tel tel olması kaşların. 
Ne güzel insan yüzü…” diyen Oktay Rıfat şiiri var…
Var oğlu var.
****
Gökteki yıldız ile baştaki saç sayılmazmış.
Şeytanın işi olmayınca işte böyle kuyruğunu tartarmış...
31 Mart 2013 / C.E.Y.

26 Mart 2013 Salı

Affetmekle büyür bazen hatalar...

Mağdurum da mağdurum der dolaşırdı Simge.
Bazen ufak mağduriyetlerimizde dilimize düşer bu  sözler şakayla karışık.
Ciddi mağduriyetlerimizde ise aklımıza dahi gelmez.
Kendi hiçbir katkısı olmadığı halde başına gelen olumsuzluk sonucunda mağdur olur kişi.
Kaldırımda yürüyen yayaların arasına dalan bir araç, balkondan bakınan bir kişinin şakağına saplanan serseri bir kurşun, sokakta oynayan bir çocuğu kaçırıp ırzına geçen bir sapık, aşkına karşılık vermeyen kızın canına kasteden cani bir aşık!!!
Ve daha niceleri...
Acı sonuçlar doğuran büyük mağduriyetler bir yana, gün içinde ufak ufak mağduriyetler yaşarız kurnazlar sayesinde.
Diğerleri kadar büyük olmamaları affedilmelerini gerektirmez.
Siz ufağını affettikçe daha büyüğü gelecektir.
Siz görmezden geldikçe bir başkasının mağduriyeti gerçekleşecektir.
Görmek ve diğerlerine de göstermek lâzımdır demek ki.
Ben mağdur oldum bari diğerleri olmasın demelidir...
Düşünün bir; aracınızı bıraktığınız otoparka aracınızı almaya gittiğinizde aracınızın arka tamponunda epey  güzel bir göçükle karşılaştınız, göçüğü görmeyin diye aracınızın ters park edildiğini anladınız, otopark yetkililerinin suçu -işe kendilerinin aldıkları- otopark görevlisine yıkmak için ellerinden geleni yapmalarına şahit oldunuz.
Ödemeyi yaptığınız otopark görevlisinin promil sınırlarını aştığına hayretler ederken; bir yandan da yetkililerin 'Şahidin mi var, kamera kaydın mı var, belgen mi var?' sözleriyle karşılaştınız.
Gelmeseydin, park etmeseydin nidalarını duydunuz.
Sanki otopark kapısına Viyana Kapılarına dayanır gibi dayandınız, kapıyı da koç başıyla kırarak açtınız, "Yok ben illa ki bu otoparka park edeceğim, benim de hobim bu" dediniz.
Utanmasalar "Aracı kendi kendine çarptın suçu da bize yüklüyorsun!" diyecekler.
Pes...!
Yaptığınız şey aracınızı pırıl pırıl bir halde otoparka bırakmak, eğri büğrü bir halde bulmak...
Üstelik bu vak'anın neredeyse otomatiğe bağlandığını ve tek sizin başınıza gelmediğini öğrenmek.
Eğer ki şimdiye kadar bu teröre maruz kalanlar seslerini çıkartmış olsalardı ruhsatsız çalışan o otopark şu an orada olmazdı diyerek, susanların ve göz yumanların da en az diğerleri kadar suçlu olduğunu teyit etmek.
Bu inanışla da bir lokma ekmek (ya da bir-iki şişe şarap) parası uğruna orada çarpışan arabalar oynayan otoparkçıya acıma hislerini bir tarafa koymak, onu işe alanlara da sorumluluk denen şeyin ne menem bir şey olduğunu anlatmak adına polis çağırıp resmi işlemleri başlatmak...
****
Eminim ki bu yazıyı okuyan her bireyin ufak da olsa bir çok mağduriyeti olmuştur hayat içinde.
Allah'ından bulsun diyerek dönüp gitmeyin mümkünse...
Yanlışın yanlışlığını vurgulayın ki yanlış tekerrür etmesin.
Hırsızın hiç mi suçu yok dedirtecek kıvamda suçlamalarla karşılaşacaksınızdır muhakkak.
Haklıysanız yolunuzdan dönmeyin.

Demem o ki; her işi Allah'a havale etmeyelim.
Allah az-çok hepimize akıl vermiş.
Önce aklımızı kullanalım, sonrasını son merciye havale edelim...

23 Mart 2013 Cumartesi

Besle kargayı kutlasın baharı

Bugünler ta o günlerden belliydi malum.
Yıllarca yakalanamamıştı da sonra birden "buyurun" denilip ikram edilmişti pamuk ellerimize.
15 Şubat 1999.
Yer Kenya...
Biz de sevinmiştik hani.
Hemen tıkmıştık içeri.
Üzerine asalım mı yoksa besleyelim mi diye didişmiştik bir de.
Asın denilirse asılacağını, asmayın denilirse asılmayacağını bilmezmiş gibi...
Asamadığımıza göre besleyecektik elbet.
Rahatına rahat katmak için kuş tüyleri serdik kafesine.
Terörist başına değil başkanlara layık ağırladık bir güzel.
Adını bile unutturduk, İmralı dedik kendilerine.
Daha bir masum, daha bir legal...
Elindeki kanları yıkadık, karşı gelenleri de içeriye attık.
Hadi şimdi yolun açık.
Yürü ya kulum..!
Havalanmaya hazırlanan bir balon misaliydi sanki her şey.
Balonun sepetini ilmek ilmek örenler, yükselmek için gereken sıcak havayı körükleyenler ve balonun halatlarını çözenler...
Sepete doluşarak havalanmaya başlayan balonun daha yükseklere çıkabilmesi için de, bu havalanmaya baş koyduklarına aldırmaksızın "kendilerinden" olmayanların başlarının safra olarak balondan atılması lazımdı elbet.
Atılmaya başlandılar da...
Sizinle işimiz buraya kadar.
Bay bay...
Bu balonun hepimiz için mi şişirildiğini zannetmiştiniz yoksa?
Size yetmez ama evet, safdilliğinizin kurbanı oldunuz.
Üzgünüm...
****
Nevroz'u kutlamayı kendilerine bayrak yaparak devletin bayrağını yok sayan ve baharın yalnızca kendilerine geldiğini var sayarak bahar sarhoşluğuna kapılan her kim varsa en kısa mevsimin bahar olduğunu unutmasın derim...
Ne bahara güven olur bu memlekette, ne de havalanan balonlara...
İkisinde de biraz fazla ısınmaya görsün hava...

20 Mart 2013 Çarşamba

Ah Montania, ah sevdalı kız...

Eskiye rağbet olsa bit pazarına nur yağarmış derler.
Bu söylemi kendi meşrebine uydurup da sahiplenen bir memlekette mi yaşıyoruz yoksa?
Yeni akım olarak Osmanlı'ya ait ne varsa yenileyip, ondan öncesini yok mu sayıyoruz?
Bursa'nın geçmişinin M.Ö. 2 bin yıllarına dayandığını, Trakya'dan gelen Bitiniler'in Bursa ve civarına yerleştiklerini ve Bitinya Krallığını kurduklarını, M.Ö. 1500 senelerinde Bitinya kralı Prosyas'ın Bursa'yı kurarak şehre Prosa dediğini, M.Ö. 700'lerde İyonlu Kolonistlerden Kolofonlular tarafından kurulan ve ilk adı Myrlea olan Mudanya'nın Makedonya Hükümdarı 5. Filip tarafından yıkılarak yerine Apameia şehrinin inşa edildiğini, Apemia'nın  denizden gelecek tehlikelere karşı Tirilye'den Siği'ye dek hisarlarla çevrili olduğunu, Apemia'nın işgalinin ardından kentin tekrar imar edilerek bu yeni kente Montania adı verildiğini ve son olarak da 1321 yılında Orhan Bey tarafından fethedilerek Osmanlı topraklarına katıldığını biliyor muyuz?
Kurtuluş Savaşı öncesinde iki yıl, iki ay, iki gün Yunan işgali altında kalan Mudanya'nın 12 Eylül 1922'de düşman işgalinden kurtarıldığını biliyoruz en çok değil mi?
Her yıl kutluyoruz o kurtarılışları.
Ya öncesi?
****
Bunca tarihi bilgiyi niçin anlattığıma gelince;
1071 Malazgirt Zaferi'nden sonra Türklerİn eline geçen Bursa civarında,
1071'e dek yaşanan 2571 yıl ve ondan sonra yaşanan 942 yıl -belki de daha çok yıl- öylece yatmakta.
Uyuyan bu tarih zaman zaman karşımıza çıkmakta, bazıları değerini bulmakta, bazılarının üzeriyse sessizce kapatılmakta.
Mudanya'da yapılacak olan bir AVM'nin temel kazılarında karşılaşılan Myrleia'nın liman kalıntılarının da üzerine beton dökülerek modern bir AVM yapılıyor şu günlerde.
Niyeyse belediyenin ne büyüğü, ne küçüğü, ne de Anıtlar Kurulu engel olmuyor bu hoyratlığa.
Galiba eski püskü o taşları yeni dünyayla tanıştırmaya yeterince layık bulmuyorlar.
Halk bir yandan, Sivil Toplum Kuruluşları bir yandan bu duyarsızlığa karşı çıkıyorlar.
İnşaatın dibine çadırlarını kurmuş, gözlerini valiliğe çevirmiş, seslerine bir ses veren çıksın diye bekliyorlar.
Tek arzuları var;
Yeter ki yıllar sonra gün ışığına kavuşan bir medeniyet bir kez daha karanlıklara gömülmesin...
****
Ha bu arada; kazı sırasında önlerine çıkıp yollarına taş koyan o taş parçaları, AVM'nin içerisine yerleştirilecek olan bir fanus içerisinde sergilenecekmiş.
Geçmişe saygıya yeter de artar bile, değil mi?
Birkaç kişinin derdidir zaten geçmişteki o hayatların nefeslerini soluyamamak, o limanda yapılan ticaretlerin pazarlık seslerini duyamamak, o limanda koşturan çocukların ayak izlerine dokunamamak, o limana yanaşan teknelerin pruvalarını görememek, o limanda sevdalısını bekleyen kadının hasretini hissedememek, bereketli bir seferden dönenlerin denize duydukları minnetin enginliğini bilememek...
Sadece onlar için önemlidir geçmişe gidememek.
Bazıları içinse bir yerden sonrasına gitmek istememek...
****
Oysa ki tarihin ne dili, ne dini, ne milliyeti ne de bedeli vardır.
Tarih fanilere değil, dünyaya ve dahi evrene aittir.
Yeni de gün gelip eskiyecektir.
Eskiye sahip çıkan her millet kendisine kalan hazineyi daha bir zenginleştirecek, geleceğe akarken ardında aşınmaz izler bırakacaktır.
Cisminin olmayacağı dönemlere o izlerle ulaşacaktır...

11 Mart 2013 Pazartesi

Hasta mı oldun, hasta mı baktın?

Bugünkü yazımda lösemi hastası çocukların annelerinden bahsedeceğim size biraz.
Hani yüzlerinde maskeleri, saçları-kaşları-kirpikleri dökülmüş, yaşadıkları acının izleri gözlerine sinmiş ama yine de masum masum bakan o çocukların.
Onlar eğer yakınımızda değillerse bize çok uzaktadırlar değil mi?
Yaşadıkları sıkıntılarını tahmin edebiliyor olsak da içinde olmadığımız sürece onları yeterince anlayamıyoruzdur.
Hastanede tedavi oluyorlardır ya, dahasını düşünmeyiz.
Ya da düşünmek istemeyiz.
Aslında biliriz ki o çocuklar hastanelerde tedavi oluyorken aileleri de onlarla birlikte zorlu bir süreç yaşıyordur.
Artan maddi yükümlülükler babayı, çocuğun yanında bulunma mecburiyeti ve arzusu anneyi, bu ortamda kendisine yeterince zaman ayrılmaması ise evdeki diğer çocuğu epey yoruyordur.
****
Yorulan bu ailelere bir nefeslik dahi olsa can vermeye gayret eden LÖSEV panelini izledim Cumartesi sabahı.
LÖSEV, LÖSEV Bursa İl Koordinatörü Füsun Emecan Özcan ile birlikte Ankara, İstanbul, İzmir, Bursa ve Konya’da yüzlerce anne için Kadınlar Günü etkinliği düzenlemiş.
Bursa'da gerçekleşen ve iki gün süren bu etkinliğe Marmara Bölgesi’nden katılan 50 kadına, 50 de Bursalı kadın eşlik etmiş.
Bu etkinlik dahilinde yapılan panele katılan Bursa Barosu Çocuk Hakları Komisyonu ve Kadın Hukuku Komisyonu’ndan Avukat Nevin Canbaz, Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği Bursa Şubesi Başkanı Gülnur Üçel, Uludağ Üni. Psikoloji Bölümü Öğretim Görevlisi Banu Elmastaş Dikeç ve girişimcilik yönü ile pek çok ödül alan iş kadını Nurcan Özdemir konuşmalarında “Kadının toplumdaki önemini ve değerini” vurguladılar.
Moderatörlüğünü Limon Tanıtım Genel Müdürü Gönül Uman Yiğit’in yaptığı paneldeki sunumları dinleyen kadınlar ile konuşmacılar arasında yaşanan diyaloglarda öne çıkan en önemli konu, eşlerinin kendilerini yeterince anlamadıkları ve yalnız bıraktıkları üzerineydi.
Ve bir de kendilerine iş alanı sağlanması...
****
Görülüyordu ki hastalık karşısında yalnız kalan kadın zayıfladıkça aile daha bir parçalanıyordu.
Anne zayıfladıkça çocuk eriyordu.
Annesinin bakışından da, dokunuşundan da annesinin gücünü ya da güçsüzlüğünü hissediyordu çocuk.
Hasta olmayan diğer çocukta tırnak yeme hastalığından okul problemine kadar uzanan tepkiler baş gösteriyordu.
O da ilgi istiyordu.
O da sevilmek istiyordu.
Lakin annesi hep diğerinin yanındaydı.
Bu arada karı koca ilişkisi de rafa kalkmış, evlilik de erimeye başlamıştı.
Oysa şimdi daha bir kenetlenme zamanı değil miydi?
Erkekten daha dirençli olmasına rağmen kadın da insandı.
Yavrusu için herkesten çok çırpınıyordu.
Destek bulamadığında ise çözülüp dağılıyordu.
Anlaşılmalıydı ki ne hastalık bir suçtu, ne de anne suçluydu.
Bu doğal ve ağır seyir el birliğiyle atlatılmalıydı.
Ve eğer ki çocuk-doktor ve anne-baba ilişkisi güçlüyse çocuklar psikolojik olarak  daha dayanıklı oluyorlardı.
Hem bu durumlarda Sağlık Bakanlığı ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın  ortak bir çalışma içinde olması gerekmiyor muydu?
Lösemi tedavisiyle paralel olarak hem hastaya hem de yakınlarına psikolojik destek sağlanması gerekmiyor muydu?
Hangi yolu izleyeceğini bilemeyen ebeveynlerin psikologlara yönlendirilmesi, psikoterapinin de tedaviye dahil edilmesi ve bu sayede aile bütünlüğünün muhafaza edilmesi gerekmiyor muydu?
Evde bakılan hastalar için verilen maddi destekler kadar, hasta sahiplerini bilinçlendirmek ve psikolojik destek vermek de önemsenmeliydi.
Ki hasta bakan kişi, baktığı hastadan daha hasta olmasın...