18 Kasım 2011 Cuma

Son karar: Kendi rızası ile!

Bundan birkaç yıl evvel metroya binen birkaç gencin konuşmalarına ister istemez şahit olmuştum. O kadar yüksek sesle ve o kadar arsızca gülüşlerle konuşuyorlardı ki, konuştuklarını duymamak ve dinlememek mümkün değildi.
Birisi diğerlerine, karşıdan gelen bir kıza nasıl omuz attığını, kızın nasıl yere düştüğünü, düşerken de nasıl başını çarpıp kanattığını, sonra da nasıl ağladığını anlatıyordu böbürlene böbürlene.
Kızın başını çarpmasına da üzülmüşmüş aslında. Hem eğer kendi üzerinde okul kıyafeti olmasaymış, kızı evine de atarmış.
Bunları anlatanın ve dinleyenlerin ağızlarından akan salyalar, gözlerinden taşan ahlâksız bakışlar "Bu gençlere mi emanetiz ya rabbim!" dedirtti bana.
Bu konuşmanın yanı başımda gerçekleşiyor olması sonunda sabrımı taşırmış ve müdahaleyi kaçınılmaz hale getirmişti.
Çocukların kalabalığından ve gençliğinden ürksem de yine de bu konuşmanın ortasına bir şekilde girmem gerekiyordu.
Bir anda parmağımı şaklatarak hepsini susturdum ve 'konuşma konularına da ses tonlarına da dikkat etmeleri gerektiğini' söyledim.
Biran sustularsa da daha sonra kaldıkları yerden devam ettiler.
Bu vurdumduymazlıklarını görünce, konuşmalarına müdahale etmeme rağmen bana saldırmadıklarına şükrettim.
Öyle bir durumda orada bulunanlardan hiç kimse beni korumaya kalkışmayabilirdi de.
Biliyordum ki, zaman içinde bir kesim aşırı saldırgan, diğer bir kesim de aşırı korkak hale gelmişti.
O gün metroda gördüğüm o liseli çocuklar nasıl ailelerde yetişiyorlardı ve ilerde nasıl aileler oluşturacaklardı?
Her gördükleri kadına musallat olup, karşısındakinin rızasına hacet görmeden emellerine haiz mi olacaklardı?
Son yıllarda baş edemediğimiz tecavüz furyasının failleri onlar ve onlar gibiler miydi?
Birileri onlara DUR demeliydi!
Ne yazık ki N.Ç. davasının nihai kararında olduğu gibi, bunları yapanlara "Dur!" demek yerine, "Aferin, bildiğiniz yolda devam edin!" dendi.
2002 yılında 13 yaşındayken onlarca kişiye peşkeş çekilen o "çocuk kız"ın davası 9 yıl sonra bugün nihayet sonuçlandı.
Yargıtay, 'genç kızın rızası olduğu' gerekçesiyle, yerel mahkemenin sanıklara en az 10 yıl ceza verilmesini öngören tecavüz suçundan değil, en az 5 yıl ceza öngören "15 yaşından küçük biriyle rızasıyla birlikte olmak" suçundan ceza verilmesini yeterli buldu.
Daire aynı gerekçeyle sanıklar hakkındaki "rızasını alarak alıkoymak" suçunun zaman aşımından düşmesi kararlarını da onadı ve böylece sanıkları 'zorla alıkoymak' suçundan alacakları 5-10 yıl arası hapisten de kurtardı.
Oysaki N.Ç. bütün o yaşadıklarının ardından polise kendisi başvurmuş, gördüğü tacizlerden dolayı oturamaz hale geldiği için üst üste 4 ameliyat geçirmiş, SHÇEK koruması altına alınmış, yaşı dolunca da bu korumanın dışında kalmıştı.
O yaşta bir çocuğun rızasının olmuş olmasının bir anlamı da olamazdı zaten.
Nasıl ki o yaştaki bir çocuk yasalar karşısında henüz reşit sayılmıyorsa; (oy veremiyor, evlenemiyor, şahitlik edemiyor, ehliyet alamıyorsa), bu durumda da onun rızasının olup olmadığının bir değeri olmamalıydı.
Bu olaya karışan her kim varsa da -kızın rızası olmuş dahi olsa- onun henüz bir çocuk olduğunu, sağlıklı karar veremediğini bilmeliydi. Fırsat bu fırsat deyip kızın üzerine çullanmamalıydı.
Bunu yapanların da toplum içinde normal, sağlıklı ve ahlâklı görünen insanlar olmaları da ayrıca vahim bir durum. Yaptıklarının kendilerine normal gelmesi ona keza...
Onlar neyse de, bu olayların topluma ve yargıya normal gelmesi, işte en vahimi olan da bu.
Ee, bu kararı gördükten sonra önüne gelene tecavüz etmek de sıradan bir olay haline gelmez mi!
Bu kararın onanması insanlara "teşvik primi" olmaz mı?
İnsanların en merakla izledikleri diziler bile en pornografik tecavüz sahnesi olan diziler olmuşken...
Mesela İffet dizisi belki sadece o malum sahnesi için izleniyordur. Filmi de zaten o malum sahnesiyle meşhur olmamış mıydı?
Dizinin videosunun tanıtım yazısı bile şöyle:
"İffet dizisinin merakla beklenen sahnesi izleyenleri daha da heyecana sürükledi. Çünkü iffet dizisindeki beklenen bu tecavüz sahnesi yarıda kesildi ve sahnenin kalan kısmı 2. bölüme yansıdı"
Belki de herkes için için böyle bir şeyi yaşamaya, yaşayamasa da en azından izlemeye meyilli.
Nerede kaldı nefis, nerede kaldı uçkur!
****
Toplum olarak, karakteri henüz oturmamış, yeni yetme bir ergenin davranışlarını sergiliyoruz sanki biraz.
Hem muhafazakâr bir yönetim şekli isteyecek kadar çoğunluktayız diyoruz, hem de her türlü ahlâksızlıkta sınır tanımıyoruz.
Muhafazakârlara yakınlıklarıyla bilinip, attıklarında mangalda kül bırakmayanlar otel odalarında yaşadıklarıyla gündemde yer alabiliyorlar.
Liseli gençler hamile bir kadına tecavüz edebiliyorlar.
İnsanlar ilişki sırasında birbirlerini videolara çekip tehdit ve şantajla her türlü melaneti yapabiliyorlar.
Babalar kızlarını, kocalar karılarını satabiliyorlar.
Ağabeyler (kız-erkek bakmaksızın) kardeşlerini cinsel ihtiyaçları için kullanabiliyorlar.
Boşanmak istedi diye kadınlar sokak ortasında bıçaklanabiliyorlar.
Hırsızlar her ortamda, her şeyi alenen çalabiliyorlar.
Bu mudur muhafazakârlıktan anlaşılan?
Biz ne mahremiyetin, ne özel hayatın, ne namusun ve ne de terbiyenin ne demek olduğunu doğru anlayamıyoruz.
Hepsini birbirine karıştırıp hiçbirisini gerektiği gibi yaşayamıyoruz.
Topluma yön veren kişilerin, kurumların ve kanunların insanlara bunu iyice bir anlatması lâzım.
Anlamayana da gereken yaptırımları sonuna kadar uygulaması lâzım.
Yoksa düştüğümüz bu çukurda, kendi pisliğimiz içinde boğulup gideceğiz...
18 Kasım 2011 / C.E.Y.

15 Kasım 2011 Salı

Orda bir Van var uzakta...

Depremde yıkılmış bir binanın üst üste yığılmış katlarının önünde durmuş, başını omzundan hafifçe sola çevirerek yukarıya kaldırmış, kendisinden büyük birisine doğru masumca bakan bir çocuk fotoğrafının kara kalem resmini yapıyorum bugünlerde.
Karelere ayırarak çizimini kolaylaştırdığım resmimin her karesinde o depremi bir kez de ben yaşıyorum sanki.
Her kareye düşen bir yıkıntı parçası, her kareden fışkıran ufalanmış betonlar, eğrilmiş demirler, paçavraya dönüşmüş perdeler depremin ta içine çekiyor beni.
Bu yıkıntının önünde duran çocuğun gözlerindeki ifadeye giriyorum karelerde. Biraz çaresiz, biraz üzgün ama yine de çocukça bir bakışı var. Masumiyeti var. “Ne oldu böyle?” dercesine bir çaresizliği var. Ama en çoğu da, umudu var.
Belki hayatı henüz yeterince idrak edememiş olmasının safça umudu bu.
Yok olan onca hayata, giden onca cana rağmen işte bu safça umutlarla yeniden dönmeye devam edecek oradaki dünya.
Çocuklar hayatı idrak edememiş olmanın cahilliğiyle, yaşlılar da artık yeterince idrak etmiş olmanın bilgeliğiyle üstesinden geliyorlar hayattaki her türlü zorluğun.
Gençlerin ve orta yaşlıların işiyse, zor.
Çok zor...
Gençler önlerinde ne var bilmiyorlar. Hayatları sadece okuldan, sınavlardan, derslerden, anne-babadan, arkadaşlardan, kıkırdamalardan, kaynamalardan ibaret görünse de, şimdi yaşadıkları o anlar onları geleceğe taşıyor.
Ama hangi geleceğe?
Daha okuyacaklar, çalışacaklar, kazanacaklar, kendi ayaklarının üzerinde duracaklar.
Belki bu depremde ailelerini kaybettiler, belki arkadaşları kaldı enkaz altında. Belki verilen naylon çadırların buz gibi ortamında hayata tutunamayan küçük kardeşleri zatürre olup kaydı gitti ellerinin arasından.
Okulları, dershaneleri hepsi yerle bir oldu. Ne kitap kaldı okunacak, ne de giyilecek esvap.
Çoluk çocuk sahibi orta yaşlılar hem işlerini, hem evlerini, hem de çocuklarını bıraktılar o yıkıntıların altında. Bıraktıkları her canla büyük acılara gark oldular, yok bırakmadılar ise bu sefer de hayatlarının bundan sonrasını nasıl yaşayacakları, ailelerini nasıl geçindirecekleri telâşesine düştüler.
Onlar bu felaketlerle boğuşurken yurdun dört bir yanından yardımlar sağanak olup yağmadı mı, kampanyalar çığ gibi büyümedi mi?
İnsanlar “Orda bir Van var uzakta, gitmesek de görmesek de, o Van bizim Van'ımızdır” demediler mi?
Dediler...
O yapılan yardımların hangisi yerine ulaştı, hangisi ulaşmadı bilinmez.
Belki de yollananların çoğu kapanın elinde kaldı. Birer tane yetecek yerde beşer onar alınarak diğer ihtiyaç sahiplerine hiçbir şey bırakılmadı. Hayatta kalma içgüdüsüyle ‘önce ben ve benim ailem’ dendi sanki vahşice.
Yollananların bazıları da yollarda ya da vardıkları ilk merkezlerde yağmalandılar .
Taahhüt edilen paralar yatmadı, yattıysa da yerlerine ulaşmadı.
Hem; her ne kadar yardım gelirse gelsin bütün bu yardımlar şu an için, şu birkaç zamanı atlatabilmek için değil midir? Sonsuza kadar ne yardım gelir, ne de böyle yardım beklentisiyle yaşanır.
Yani; dökme suyla değirmen dönmez...
Bu insanların hayata tutunabilmeleri ve yaşadıkları bu büyük sarsıntıyı biran önce atlatabilmeleri gerek.
İşleri-güçleri, evleri-barkları, okulları, hastaneleri, otelleri, camileri, parkları, bahçeleri olması gerek.
Ve bütün bunlar yapılırken de eskisi gibi derme-çatma değil de adamakıllı, sapasağlam yapılması gerek.
Artık öldürücü olanın deprem değil de bina olduğu, binaları bu kadar çürük yapanların da ademoğullarından geldiği görülüp, bu kafadaki ademoğullarına iş yaptırılmaması gerek.
Her depremde yaşadığımız gibi bu depremde de enkaz altında kalan her canın (yardım için ya da vazife için oraya gidip de orada can verenler dahil) kanı o binaları yapanlardan, alanlara, ruhsat talep edenlerden, ruhsat verenlere ve hasar görmüş olmasına rağmen hâlâ daha hasarlı o binaların içine girilmesini teşvik edenlere kadar herkesin elindedir...

14 Kasım 2011 Pazartesi

Eşeğin sağlam kazığa bağlı mı?

Sosyal paylaşım sitelerinin durmaksızın dönen çarklarından sıyrılmak lâzım bazen.
Bir çeşit sosyal detoks yapmak lâzım.
Büyüyüp genişleyen dünyayı daraltıp küçültmeli, bildiğimiz öğrendiğimiz her ne varsa bir süreliğine unutmalı.
Ne kimin kime ne dediği, ne de kimin kime ne ettiği.
Ne Van’da soğuktan donan minik eller, ne vadilerde şehit düşen gencecik askerler, ne de tatilde trafik terörüne kurban verilen tatilciler. .
Ne Yunanistan krizi, ne de İsrail tehdidi.
Ne Almanya'nın Merkel'i, ne de İtalya’nın Berlusconisi...
Ne işlenen cinayetler, ne edilen tecavüzler ve ne de kurban keserek sevap kazanmak isteyenlerin girdiği veballer...
Hepsinden bir nebze olsun uzaklaşarak her şeyi öğrenmenin yüreğimize yüklediği yükten arınmalı.
Hafiflemeli.
Hiç farkında olmadan izlediğimiz, dinlediğimiz, gördüğümüz her olay minik bir taş olup oturuyor içimize. Taşlar biriktikçe ağırlaşıyor. Ağırlaştıkça bastırıyor. Bastırdıkça da içimiz eziliyor, sanki etlerimiz çürüyor.
Sürekli bir tedirginlik hali, sürekli bir güvensizlik, sürekli bir gerginlik.
İnsan; dünyayla pek alâkası olmayan “duyarsız” dediğimiz insanların mutluluğuna gıpta eder hale geliyor.
Ne gam, ne kasavet.
Varsa yoksa akşam yemeğinde ne yesek, televizyonda hangi diziyi izlesek...
Ben bu satırları yazarken (daha fazla uzak kalamadığım) sosyal medyadan, Van’ın 5,6 ile tekrar sallandığını ve yine yerin yerinden oynadığını öğreniyorum. Yine çöken binalar, yine kaybedilen canlar...
Çöken binaları gördükçe o binaları yapanlara da, o binalara ruhsat verenlere de okkalı bir rahmet okumadan edemiyorum.
“Deprem öldürmez bina öldürür” lâfını, “deprem öldürmez insan öldürür” olarak değiştirsek yeridir hani...
Bizi üzen olaylardan uzaklaşmak, olanları görmezden gelmek iyi de, hafiflemek ve arınmak için bir çözüm yolu değil ki...
Sadece bir kandırmaca. Var saymaca ya da yok saymaca...
Her şeyin aslında devam ettiğini (içten içe) bildiğimiz sürece ne kadar arınmış olabiliriz.
Gerçek çözüm, felaket zamanlarında dahi ayakta kalınabileceğinin güvenini duymakta.
Eskilerin tabiriyle; eşeğin sağlam kazığa bağlandığını bilmekte...

Minik bir hikayeyle bağlayalım;
Genç bir adam Amerika'nın batısındaki bir çiftliğe iş başvurusunda bulunmuştu.
Çiftliğin sahibi ona özelliklerini sorduğunda adam kendine güvenen bir edayla şöyle cevap vermişti:
"Rüzgar estiğinde dahi uyuyabilirim..."
Bu söz yaşlı çiftlik sahibinin kafasını çok karıştırmıştı, fakat bu zeki genç adamdan da çok hoşlanmıştı. Bu yüzden onu işe aldı.
Birkaç gün sonra yaşlı çiftlik sahibi ile karısı gece yarısı çok sert ve şiddetli bir rüzgarla uykularından fırladılar.
Bir sorun çıkma ihtimaline karşı her yeri kontrol etmeye başladılar. Pencere ve kapıdaki kepenklerin sıkıca kapatılıp kancalarının yerlerine takıldığını gördüler.
Kalın ağaç kütükleri sıra sıra şöminenin yanına dizilmişti.
Tarım araçları güvenli bir şekilde hangara yerleştirilmişti. Traktör garajdaydı.
Ahırın kapısı düzgün bir şekilde kapatılmış ve kilitlenmişti. Hâttâ içerideki tüm hayvanlar da oldukça sakindiler.
Genç adam ise hemen ilerideki kulübesinde huzurlu bir şekilde uyuyordu.
İşte o anda yaşlı çiftlik sahibi genç adamın o gün kendisine ne demek istediğini anlamıştı:
"Rüzgar eserken dahi uyuyabilirim..."
Çünkü genç adam fırtınasız güzel günlerde bir gün şiddetli bir fırtına ile çiftlikteki her şeylerini kaybedebilecekleri düşünerek işlerini o kadar bağlılıkla ve o kadar düzgün bir şekilde yapmıştı ki, en sert, en şiddetli fırtına dahi kopsa yatağında huzurla uyuyabiliyordu.

Son yıllarda memleketimizde yaşadıklarımızı düşünürsek;
"Doğru ve düzgün yapılmayan her şey eninde sonunda yıkılmaya mahkûm iken, hâlâ daha inatla yalan ve yanlış işler yapmaya çalışmak, sonra da bunun bedelini hep birlikte ve en acı bir şekilde ödemek bizim kaderimiz mi, yoksa karaktersizliğimiz mi?" diye bir soru gelmiyor mu sizin de aklınıza?

11 Kasım 2011 Cuma

O'nu anlayabilmek, O'nu anlatabilmek

Hayatını iyi ya da kötü bir biçimde yaşayan, zamanı dolunca da hiç var olmamışçasına yok olan organizmalarız biz.
Devletler de kursak, devletler de yıksak, tekerleği de icat etsek, yerçekimini de bulsak, sultan da olsak, derviş de olsak, düşkün de olsak, vaktimiz geldiğinde biz de bizden öncekiler gibi doğumumuzla başlayan gerçeğimizi yaşayacağız.
Ne İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet, ne Osmanlı İmparatorluğu’nu kuran Osman Bey, ne bu imparatorluğu en geniş topraklara ulaştıran Kanunî ve ne de son padişah Vahdettin...
Ne Newton, ne Arşimet, ne Kleopatra, ne Sezar ve ne de Brütüs...
Hiçbirisi yok artık.
Ne yüz yıl, ne de bin yıl önce yaşamış olmaları tarih sayfalarında yaşayan karakterler olmalarında belirleyici bir unsur.
Albert Einstein; “Ben görevimi burada bitiriyorum.” diyerek gitmiştir bu dünyadan, Kanunî Sultan Süleyman: “Ben ölünce bir elimi tabutumun dışına atın. İnsanlar görsünler ki padişah olan Kanunî bile bu dünyadan eli boş gitmiştir” diyerek...
Bu büyük insanlar, esas sonsuzluğa bu dünyada arkalarında bırakacakları eserlerle erişebileceklerini biliyorlardı...
Atatürk: “Benim naçiz bedenim elbet bir gün toprak olacaktır ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.” derken, kendi varlığının devletin varlığının önünde olmadığını ifade etmişti.
Kurduğu devletin okullarında okuyan bizler her sabah kara tahtanın üzerindeki resminde O’nu gördük. Hafif çatık kaşlarıyla bize pür dikkat baktığını düşündüğümüz Atamızı hayranlıkla sevdik. Derslerimizde başarısız olursak O'nun üzüleceğine ve bize darılacağına inandık.
Bu öyle bir inanıştı ki, bizim çocuk ruhlarımızda sevgiyle karışık bir saygı yaratmıştı...
Bedenen yok oluşunun üzerinden geçen 73 senede geldiğimiz şu nokta şimdi bizi ne kadar memnun ediyor iyi bir düşünmek lâzım.
Onun bize açtığı yolda, gösterdiği hedefe hiç durmadan yürüyerek ulaşabildik mi diye sorgulamak lâzım.
Ki Atamıza her sabah derse başlarken bunun için söz vermiştik.
Ant içmiştik...
Sadece anma günlerinde büstlerine çelenkler koyarak, öğrencilere kimselerin dinlemediği şiirler okutarak, kimselerin ilgilenmediği konuşmalar yaparak mı yaşatıyoruz bu büyük ruhu?
Hâttâ çocuklara sıkıcı gelen bu durumlar O’na ve eserlerine duymaları gereken saygıyı ve ilgiyi engellemiyor mu? Bir an önce şu seramoniler bitse de gitsek diye bakmıyorlar mı? Ne yazık ki çocuklar sadece bu özel günlerin tatil olup olamayacağını merak ediyorlar...
O’nun gerçeğini niçin yeterince anlatamıyoruz?
Nereden geldiğimiz, nasıl var olduğumuz sadece tarih dersinde yapılan sınavlarda not almak için ezberlenen bilgiler olarak mı kaldı?
Bunu aşılaması gereken eğitim camiası kendi varoluş sebebini unutup, bünyesini İstiklâl Marşı'nı dahi söylemekten aciz eğitimcilerle doldurup, böylece ilk hedef olarak Atatürk’ü unutturmayı mı hedefledi?
Bu savaşta savaşmış insanların torunları kendi çocuklarına bu kurtuluşu ve bu kuruluşu yeterince anlatamadılar mı?
Kitaplar mı yazılmadı, filmler mi çekilmedi? Yazıldıysa da çekildiyse de, hiçbirisi okunmadı mı hiçbirisi izlenmedi mi?
O’nun bizler için kurduğu hayallerini gerçekleştirerek karşısına alnı açık bir şekilde geçmek varken, tam tersi olan her şeyi yapmak ve sonra da bunları hiç yapmamışçasına O’nun karşısına geçip çelenkler bırakmak, saygı duruşunda bulunmak sizlere de yapay gelmiyor mu?
“O” üzerine aldığı vazifesini lâyıkıyla yaparak ebediyete göç etti. Bundan sonra olacak hiçbir şeyden ne haberi olacak, ne de etkilenecek. Bundan sonra yapacağımız her şeyin dönüşü iyi ya da kötü olarak bizedir.
Çocuklarımızadır, torunlarımızadır, geleceğimizedir.
O’na saldırmakla ve yıpratmaya çalışmakla kendi geleceğimizi yok etmekten öteye geçemeyiz.
Belki de bir efsane yıkılmadan yeni bir efsane yazılmaz diye düşünülüyor da, yıkılmak istenen efsanenin efsane olmasına sebep olan olayların kendisi adına yaptıkları değil de, milleti adına yaptıkları olduğu gözardı ediliyor.
Efsane olmaya meraklı olmak güzel elbette ama geçmişine sahip çıkmayan ve saygı duymayan, milletinden çok kendi benliğini düşünenlerin nasıl bir efsaneye dönüşeceği de ayrı bir konu.
Tarih iyi ve kötü bütün efsaneleri kendi içine gömer.
O efsaneler ki halklarını bazen en yüksek dağların en yüksek zirvelerine ulaştırır, bazen de kendilerini uçurumdan aşağılara bırakarak arkasından gelenleri de kendileriyle birlikte sürüklerler.
Liderini iyi seçecek ve iyi gözleyecek iradeli bir millet olabilmekte galiba esas iş.
Yoksa akılsız başın cezasını onu kendisine baş seçenler çekiyor...

4 Kasım 2011 Cuma

Tecavüzcüden koca olur mu?

“Fatmagül’ün suçu ne?”
Hakikaten de bütün bu olanlarda Fatmagül’ün suçu ne?
Sevdiğine uzaktan da olsa bir hoşça kal diyebilmek için doğup büyüdüğü köyünün kayalıklarına yalnız başına gitmek mi?
Ve sonrası malum.
Uzun uzun anlatmayalım.
Çoluk çocuk herkes en ince ayrıntısına kadar biliyor nasılsa...
****
Bir tecavüzün ardından yaşananlar, o tecavüzün mağduru dışında herkesin tertemiz ve günahsız olduğunu ispat etmeye çalışıyor nedense. Esas mağdur olansa her türlü aşağılamaya ve eziyete müstahak.
Tecavüzcülerin kendilerini aklama bahaneleri hazırdır.
Kız açık-saçık giyinmiştir, gece vakti yalnız başına dışarıya çıkmıştır, işvelidir, cilvelidir, biraz oynaktır, yani kısacası kız kuyruk sallamıştır. Bu durumu da hak etmiştir.
Bedeninin güçsüzlüğüyle kendisine musallat olan erkeğe/erkeklere karşı koyamayan çocuk yaştaki bir genç kız mı hak etmiştir bu durumu? Erkekleri o mu tahrik etmiştir yani?
Sonra da yaşadığı o insanlık dışı muamelenin ardından neye uğradığını anlamadan, bütün okların üzerine doğrultulduğu bir hedef tahtası haline gelivermiştir.
Şaşkındır, korkuyordur, çaresizdir.
Kimse de sormaz ki hali nedir?
Ortada temizlenmesi gereken bir durum vardır. Herkes bu temizliğin nasıl yapılacağının derdine düşmüştür.
Oysaki onun hem bedeni hem de ruhu, üzerinden yıllar geçse dahi onarılamayacak büyük bir yara almıştır. Sevgiyle sarıp sarmalayan, hayallerini tekrar canlandıran, hayatına kaldığı yerden devam etmesini sağlayan tek bir Allah'ın kulu yoktur yanında.
Ah, ben de konuşuyorum işte!
Ne hayatı ne hayali, ne sevgisi?
O sadece zamanı gelince satılacak bir mal. Satılma zamanı gelene kadar da sağlam kalması lâzım. 12-13 yaşına vardı mı parayı basana verilir gider.
Bir an önce yerine yerleştirmek lâzım. Olur da başına bir hal gelirse elde kalır maazallah.
Başına bir hal gelmiş olanı da ver tecavüzcüsüne gitsin. Elde kalıp insanın başını derde sokacağına.
Bu işi yapan da hapse girmekten kurtulur aynı zamanda. E kızı da artık başka bir alan olmaz zaten. Etraftaki azgın erkeklerin eline de düşmemiş olur böylece.
Başında bir “koca”sı olur fena mı? O biçare kız o “koca”nın bilmem kaçıncı karısı olsa dahi ne fark eder.
Ömrü billah aynı tecavüzü yaşayacak olsa da ne fark eder.
Hem; ha bir kere tecavüz etmiş, ha ömrü boyunca...
Eninde sonunda kocası değil mi? Kadına mı soracak bir de...
****
Bu anlattığım bir tecavüzün ardından yaşananlardı.
Bir de bu olayı planlayan sevdalılar vardır. Kızın başkasına verileceğini duyunca delikanlı da kız da dellenirler ve son çare olarak da kaçarlar, kaçırılırlar.
Buna tecavüz de denmez zaten. Ortada rıza vardır. Evlenebilmek için tek çarenin bu yol olduğunu düşünmek vardır.
Bu da çok riskli bir yoldur aslında. Sonu ölümle de bitebilir, onların istediği gibi, nikâhla da...
****
Büyük kentlerde yaşananlarsa bunlardan çok daha vahşice yaşanıyor.
Herhangi bir adam hayatında bir kere bile görmediği bir kadını savunmasız bir durumda kıstırabiliyor.
Sokakta oyun oynayan bir çocuğu herhangi bir şekilde kandırıp tuzağına düşürebiliyor.
Asansöre yalnız binen bir genç kıza saldırabiliyor.
Bisikletiyle dünya turuna çıkmış bir kadına tecavüz edip öldürebiliyor.
Bebeklere, yeğenlere, kuzenlere, kardeşlere, hatta ve hatta evlatlara musallat olabiliyor.
Normal yolla arkadaşlık edemeyen, ilişki kuramayan, konuşamayan, paylaşamayan insanlar; kadın-erkek yakınlığını sadece cinsellik olarak görüp o kadının bedenini nefislerini körlemek için kullanıyorlar, geçici olarak ateşlerini söndürüyorlar.
Cinslerin birbirlerinden uzak yetiştirilmeleri, erkeğin de kadının da öncelikle “insan” olduğunu öğretmiyor demek ki onlara.
Kendi insanlığının farkında olmayan da karşısındakine karşı böyle bir duygu taşımıyor elbette.
Bu ayrıştırma ve yasaklamalar sonucu sevgi dolu, aşk dolu yaşanabilecek her şey de şiddetle, korkuyla ve nefretle yaşanıyor.
Böyle durumlarda bu yaşananlara geçici çözümler bulmaya çalışılacağına, yaşanmış olanlara ağır cezalar verilerek ve en önemlisi de, bu olayların yaşanmaması için gereken eğitim Millî Eğitim sistemine yerleştirilerek gereken önlemler alınamaz mı?
Uzun zamana yayılan bu uygulamalar sayesinde kendini kontrol edebilen insanlar yetiştirilemez mi?
Bu durum kontrol altına alınamazsa bu gidişle toplumun bir yarısı saldırganlardan, bir diğer yarısı da mağdurlardan oluşacak.
Sakın "bana olmaz" demeyin.
Unutmayın ki bütün kadınlar potansiyel "mağdure"lerdirler...
4 Kasım 2011 / C.E.Y.

3 Kasım 2011 Perşembe

Suçlu, ayağa kalk!

Çocukluğumda bir dergide Dostoyevski'nin Cürüm ve Ceza (Suç ve Ceza) romanının çizgilerle canlandırılmış halini okumuştum.
Resimlere bakarken ve konuşma baloncuklarını okurken içimin nasıl ürperdiğini hâlâ hatırlarım.
Suç işlemek, saklanmak, kaçmak, sürekli yakalanma korkusu içinde yaşamak dayanılmaz bir şey olmalıydı.

Okumamış olanlar için romandan kısaca bahsedeyim:
Fakir bir genç olan Raskolnikov, başarılı olmasına rağmen hukuk fakültesini maddi sebeplerden ötürü yarıda bırakmak zorunda kalmıştır. Para; parayla neler yapılabileceğini bilmeyen, insanları sömürerek yaşayan aşağılık insanların elinde iken; toplumun gelişmesine büyük katkılar sağlayabilecek kişilerin para sıkıntısı çekmesinin yanlış bir düşünce olduğunu düşünmektedir. Bu yanlışlığı düzeltmek üzere önce yaşlı ve zengin bir tefeci kadını, daha sonra da arkasında görgü tanığı bırakmamak için olaya şahit olan kadının kız kardeşini öldürür. Kimsenin kendisini görmediğini ve geride bir iz bırakmadığını bildiği halde, Raskolnikov müthiş bir tedirginlik içine düşer. Artık insanlığını ve masumiyetini yitirmiştir.
Suçluluk psikolojisiyle hiçbir şeyden haberi olmayan ailesinin yanından ayrılır. Daha sonra âşık olduğu temiz kalpli Sonya'ya suçunu itiraf eden Raskolnikov, polise de teslim olur ve cezasını çekmek üzere Sibirya'ya gider.
Romandaki ana düşünce, başkalarına yapılan suçun cezası mutlaka çekilir esasına dayanmaktadır. Romanın kahramanı Rodion Raskolnikov yoksul bir öğrencidir, gururlu ve ihtiraslıdır. Üstün zekasından ötürü duyduğu gururla suç işler. Kendisine bağlı bir kadının aşkı ile de doğru yolu bulur.
****
Ben'ce; suç işlemek için illaki eğitimsiz ya da diplomasız, yoksul ya da muhtaç olmak gerekmiyor.
Herhangi birisi, hiç beklemediği bir anda, hiç düşünmediği halde, aniden bir suça karışabiliyor.
Ya da suç işlemeyi sıradan bir davranış görüp, hayatını sürekli ve düzenli suç işleyerek geçirebiliyor.
Suçu işleyen bazen cezasını çekiyor, bazen de arada kaynayıp gidiyor.
Raskolnikov gibi vicdanının sesine kulak verenler yok artık. Hatta galiba artık vicdan diye bir şey de yok.
Ne iç ses ne de dış ses. Ne sağdaki melek ne de soldaki melek.
Sanki hepsi birden işi bırakmış. Onlar gidince de insanlık başıboş kalmış, zıvanadan çıkmış.

Suç işleyen kendi cezasını çeker ya da çekmez, bilemem. Çekse de suç kendisine ait olduğu için ceza da onundur. Çekecektir.
Ya işlemedikleri suçun cezasını çekenler?
Onların tek suçu suç işleyenin yakını olmak mıdır?

Biz küçükken anneannem zaman zaman meseller anlatırdı.
"Hırsızlıkta yakalanan bir adam illaki annesini görmek ister, annesi yanına geldiği zaman da:” Anacım çıkar o mübarek dilini de bir kez öpeyim” diyerek kadının dilini ısırarak koparır.
Adam; “Neden böyle yaptın?” diye soranlara, “Ben sokaktan ne getirirsem getireyim annem bana ‘bunları nerden buldun?’ diye sormadı, her zaman ‘aferin evladım’ dedi. Böyle diye diye de beni hırsız etti” der."

Anne-baba ve yakın çevre bu suçlunun yetişmesinde etken olan kişiler olabilirler de olmayabilirler de.
Ya eşler, çocuklar, kuzenler, yeğenler. Yani o çocuk yetişip büyüdükten sonra aileye dahil olanlar?
Kişi bir suçu işlediği anda, ailesine ve yakın çevresine vermeye başladığı zarar, suya atılan bir taş misali merkezden kenara doğru halka halka ilerliyor. Yakınlık derecesine göre de bu suçtan herkes nasibini alıyor.

Suç işleyen çocukların anneleri-babaları bir yandan evlatlarına kıyamazlar, bir yandan cezalandırılmaları gerektiğini bilirler.
Bazen bütün bu olanlardan dolayı kendilerini suçlarlar, bazen de kendilerinden başka herkesi...
Çocuklar suç işleyen büyüklerinden utanırlar. Bazen de suçu kanıksarlar. Ki bu kanıksama arkadan yeni suçlu adayları geliyor demektir.

Kanıksayanlar bu duruma aldırmazlar da utananların işi zordur. Kendilerinin dışında gelişen olaylar kendilerine de yansıyordur. Suç işleyenin hiç umursamadığı bu durum, onların hayatlarını ele geçirmiş ve bütün şiddetiyle yerden yere vuruyordur.
Çok zaman bu ortamdan kurtulmak için mahalle değiştirirler, şehir değiştirirler, olmadı ülke değiştirirler.
Bu suç artık aileye ve ailenin geleceğine düşen bir kara lekedir.
Bu suç unutulana kadar onlar hep bu suçla anılacaklardır.
Peki ama bu suç kaç nesil sonra unutulacaktır?
****
Son günlerde N.Ç. olayının faillerinin basına yansımasıyla birlikte akıllara da şu soru düştü:
"Suçlu kişi ulu orta afişe edilmeli midir, yoksa aileleri rencide olmasın diye gizli mi tutulmalıdır?
Bu sorunun ardından yanıtlarının bulunması gereken başka sorular da geliyor.
İşleyebilecekleri suçun gizli kalıp, üzerinin örtüleceğini bilen insanlar suça daha mı rahat karışıyorlardır?
Herkese rezil olma ihtimalinin olduğunu görenler için bu ihtimal biraz daha caydırıcı bir rol oynuyor mudur?
Kendilerinin onurunu-gururunu düşünmediği aileleri, başkaları tarafından ne kadar düşünülüyordur?
Günahsız kişilere yapılan ağır itham, saldırı ve tacizler o kişileri de suça teşvik ediyor mudur?
Aslında bu tacizleri yaşamasına sebep olan kişiden ettiği nefret, yolunu değiştirip bütün topluma yöneliyor mudur?
Yani;
Bir suç ardından bin suçlu doğuruyor mudur?
3 Kasım 2011 / C.E.Y.

30 Ekim 2011 Pazar

Pazartesiniz sendromsuz olsun

Pazartesi önemli bir gündür arkadaşlar...
Pazartesi'nin kendisine has bir sendromu vardır mesela. Haftanın başını çeken gündür ya o; o yüzden hafta sonu tatiline doyamayanlar için tam bir 'kâbus'tur. 
Bir türlü başlanamayan, gelmesi hiç istenmeyen, mümkünse takvimlerden kaldırılması gereken bir gündür. 
Hani bazı insanlara "Siz haftaya Salı'dan başlayın" deseniz, Salı'dan başlanacak kadar istenmeyen bir gündür şu zavallı Pazartesi. 
Tabii bu çalışanlar tarafından bakıldığında böyle.
Ev kadınlarının ise bir an önce gelsin diye dört göz beklediği bir gündür o.
Hafta sonunun gelmesiyle ev ahalisinin her odaya yayılarak evin her tarafını ele geçirmesi kadın için kendi kalesinin ele geçirilmesidir sanki. 
Çocukların her yana saçtığı kitaplar, her duştan çıkanın bir tarafa savurduğu havlular, aynasına kadar ıslanmış banyolar, denenmiş, beğenilmemiş ve yerine geri yerleştirilmemiş kıyafetler, her köşeden çıkan CD'ler, bir masa üzerinde ya da bir koltuk kenarında okunmak üzere katlanmış ama unutulmuş, yarısı açık kalmış gazeteler, çoğu yatak altlarına kaçmış, diğer eşinin nerede olduğunun bir türlü bulunamadığı çoraplar, meyveler, çerezler, içecekler, mutfak tezgâhına dizi dizi dizilmiş tabaklar, çanaklar, bardaklar....
Ve ev kadının makus kaderi her pazartesi sabahı herkesi evden yolcu ettikten sonra bu dağınıklıkla baş başa kalmaktır.
Kadın, evi bir çırpıda eski haline geri getirmek, kalesini geri almak ve eski düzeni sağlamak için insanüstü bir gayretle çalışır ve zafere ulaşır, bayrağı kalesine diker.
İşte ev kadınları için pazartesi böyle meşakkatli ama bir o kadar da beklenen bir gündür.
Hafta sonu izni için evine gelen öğrenciler, askerler ya da çalışanlar için pazartesi ayrılık günüdür. Pazartesi'nin hüznü daha cumartesi gecesinden çökmeye başlar
O kısacık zaman içinde hem aileyle, hem de arkadaşlarla hasret giderilir. O hasretini dindirirken eve getirdiği kirli çamaşırlar anne tarafından yıkanır, ütülenir, gelen çantaya yerleştirilir. Giderken götürmesi için yapılan yemekler paketlenir, gideceği yerdekilerin bu kadar lezzetli olmayacağı düşünülerek alınan peynirler, sucuklar, domatesler çantadaki boş yerlere tıkıştırılır. 
Genelde kural olarak eve 1 çantayla gelinir, 2 çantayla dönülür...
Bu kısa ziyaret ve hızlı tempo sonucunda pazar akşamı ya da pazartesi sabahı nefes nefese dönülecek yere gitmek için yola çıkılır.
Yola çıkan yolcu da bu koşturmadan yorgundur, o yolcuyu yolcu eden de...
Hele de öğrenciler için pazartesi sabahı erken kalkmak ve okula gitmek ne kadar zordur Ya Rabbim...
Cuma gecesi biraz geç yatılmıştır, cumartesi sabahı da biraz geç kalkılmıştır. Haliyle cumartesi gecesi biraz daha geç yatılır ve pazar sabahı biraz daha geç kalkılır. Böylece pazar gecesi erken yatılsa dahi uykuya doymuş beden bir türlü uykuya dalamaz. Sağa dönülür, sola dönülür. Uyunamaz Allah uyunamaz. Sabah olduğunda da uyanılamaz Allah uyanılamaz.
Okula uyuklayarak gidilir, dersler uyuklayarak dinlenir. Netice itibariyle o günden kimseye bir hayır gelmez...
Pazartesilerin en meşhur özelliği de, bitmek bilmeyen rejiimlere başlama günü olmasıdır.
Her rejim bir pazartesi günü başlar ve genellikle de diğer pazartesi başlanmak kaydıyla hemen ertesi gün olan salı günü sona erdirilir
Nasılsa pazartesiden bol bir şey yoktur.
Böylece bir hafta daha rahat rahat yenilir, içilir. 
Gelen ilk pazartesi hedef seçilmiştir nasılsa, o zamana dek her şey serbesttir.
Pazartesi gelsindir bak nasıl bir düzenli beslenilecektir, nasıl bir düzenli spor yapılacaktır...
Kilolar verilecek, ipincecik olunacak, her giyilen yakıştırılacaktır...
Ah ama neden o kebaplar o kadar güzel kokuyordur? Tanrım, bu tam bir işkence olmalıdır...
Neyse artık şu kebap da bir yensindir de, rejime-diyete bir daha pazartesiye başlamak en hayırlısıdır.
İşte böyle diye diye geçer gider bütün pazartesiler.
Kimi özlenir, kimi özlenmez ama çoğu pazartesi birbirinden farksızdır.
Kısacası; Pazar'ın ertesidir o.
Ve eğer ki yaşanacak pazartesilerden kaçış yoksa, bütün pazartesilerin keyfini çıkartmak lâzımdır...

29 Ekim 2011 Cumartesi

Bugün Cumhuriyet’e vefa günü


Küçücük bir beylikten muhteşem bir imparatorluğa dönüşen Osmanlı Devleti, 600 küsur yıllık varlığının son günlerinde kurtlar sofrasında pay edilmekteydi.
Bir yanda savaşlardan bitap düşmüş bir halk, diğer yanda hazinesi boşalmış, borç batağında bir devlet. Sonuç olarak; itibarı elinden alınmış bir padişah ve artık eski gücü kalmamış, küçüldükçe küçülmüş bir imparatorluk...
İmparatorluğun halktan, halkın da imparatorluktan umudunu kestiği günler... "Osmanlı" tebaasından olmanın vasfını kaybettiği günler...
Yenilmiş ve ezilmiş bir halk, dağılmış bir ordu...
Ancak;
Artık "BİTTİ" denildiği anda açılan yeni bir sayfa, yazılan yeni bir tarih ve küllerinden doğan yeni bir devlet...
Bunu nasıl başardılar? Nasıl bir ruh oluşturdular ki onca yıkılmışlıklara rağmen, onca yokluklara rağmen her şeyin üstesinden gelebildiler...Kaybedecek bir şeyi kalmamış insanların can havliyle hayata tutunmaları değil midir bu?
Bu canlanmayı sağlayan, bu ateşi yakan kişi doğduğundan beri bu güne mi hazırlanıyordu? Hayatındaki bütün evreler onu adım adım bu yeni başlangıca mı getiriyordu?
"Mustafa Kemal" olmak O'nun kaderi miydi?
1923'de henüz 42 yaşında genç bir adamdı. Genç, kararlı, dinamik, ileriyi çok iyi görebilen, yenilikçi ve cesurdu... Birçok savaş görmüş, birçok memlekette yaşamış, farklı kültürleri gözlemlemiş, çok okumuş, çok dinlemiş, çok tartışmalarda bulunmuştu...
O; savaş meydanlarında askerî dehasını defalarca kanıtlamıştı da, şimdi onu tecrübeli olmadığı devlet adamlığı bekliyordu.
Gelişme, büyüme ve istikrarın sağlanması için, uluslararası ilişkilerde rejimin niteliğinin ne olduğu sorununun çözülmesi için, öncelikle ideal yönetim şeklinin tam olarak belirlenmesi ve kabul görmesi gerekiyordu.
Mustafa Kemal yeni yönetim şeklinin Cumhuriyet olmasını uygun buluyordu. Bunu arkadaşları ile paylaşarak gereken yasa tasarısını hazırlattı ve yapılan oylamalar sonucunda devletin yönetim şeklinin "Cumhuriyet", devletin adının da "Türkiye Cumhuriyeti" olmasına karar verildi. Böylece 29 Ekim 1923'den Cumhuriyet ilân edildi.
Kurtuluş Savaşı'nın askerí ve siyasí zaferi, Cumhuriyet'in ilânı olmuştur.
Yüzyıllardır süren bir padişahlık düzeninden sonra bambaşka bir düzene geçebilmek, bu düzen içinde var olabilmek, gelişip büyüyebilmek, her alanda ilerleyebilmek inançsız ve güvençsiz insanların yapabileceği bir şey değildi...
Atatürk'ün açtığı bu yolda topyekún bir mücadele veren, silkelenip üzerlerindeki ataleti atan, yeni kurdukları vatanlarının devamlılığı için durmaksızın çalışan bu halk müthiş bir başarı göstermiş ve Cumhuriyetin ilk on yılına eşsiz zaferlerle girmişti.
Onların ilk senelerde gösterdikleri o heyecanlı büyümeyi bizler devam ettirebildik mi?
Onlar yurdu demir ağlarla ördüler de, biz o ağları ne kadar geliştirebildik?
İlk on yılın hızıyla devam etmesi gereken o gelişmeler nerelerde durakladı, nerelerde geriledi? Heyecanımızı ne zaman kaybettik? Balayı ne zaman bitti?
Ben kendi adıma; Onuncu Yıl Marşı'nı coşkuyla söylemeyi dahi içime yeterince sindiremiyorum. Bunu hak ettiğimi düşünmüyorum.
O marş, ülkeyi onuncu yıla başarıyla getirmiş olanların marşıdır.
Bizler o marşı sadece özel zamanlarda coşmak için söylüyor, tempo tutuyor, sonra da unutuyoruz. Ne öncesi var, ne de sonrası...
Aslında köklerimiz 700 yıl öncelerine kadar uzansa da sadece 87 yıllık toy bir devletiz biz. İçeriden ve dışarıdan yıkmaya çalışanların niyetlerinden asla vazgeçmedikleri bu devlet, her türlü zorluklara ve tahriklere rağmen hâlâ daha ayakta kalmayı başarabiliyorsa eğer, bunu sağlam temeller üzerine inşa edilmesine borçludur diyebiliriz.
Kurtarılması ve kurulması için çok büyük bedellerin ödendiği bu vatana sahip çıkmak, yaşatmak ve yüceltmek hepimizin birinci vazifesidir...
Kurtuluş ve kuruluş aşamasında en küçüğünden en büyüğüne emek veren, can veren her vatan evladına vefa borcudur...
Bunu hiçbir zaman unutmayalım, unutturmayalım.
Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun!

24 Ekim 2011 Pazartesi

Evim evim güzel evim

Geçinemeyen karı-kocalar vardır hani, bilirsiniz. 
Hâttâ evlilerin neredeyse yarısından fazlası bir türlü geçinemezler. 
Sürekli bir itişme, sürekli bir gerginlik, sürekli bir laf çarpma, sürekli bir huzursuzluk ortamında yaşarlar. 
Böyle yaşamaya alışmışlardır da. 
Bir gün kadın baskındır, dır dır eder yer adamın başının etini. Bir gün gelir adam dellenir bakmaz kadının gözünün yaşına. 
Gerginliğini boşaltan taraf rahatlar ama bu sefer de diğeri gerilmeye başlar. Bir o, bir o derken ömürleri bu itiş kakış içinde geçer gider.
Onların bu geçimsizlikleri en çok da çocuklarını etkiler. Onlar da kendi içlerinde bölünürler. Bazıları anneye daha yakındır, onu tutar. Bazıları da babasına toz kondurmaz, onun yanında alır safını.
Heyhat, bir çocuğun hem anneye hem de babaya ihtiyacı vardır...
Dişe dokunur işler yapan çocuklar sahiplenilirler, bir baltaya sap olamayanlar itelenip kakalanırlar.
Başarılı olan çocuklar “benim aslan oğlum, benim güzel kızım” sözleriyle ödüllendirilirken, diğerleri “senin oğlun, senin kızın” olur.
Ta ki o çocuklardan birisinin başına bir felaket gelinceye kadar bu ayrışma, bu kamplaşma sürer gider.
O zaman anne de, baba da, diğer kardeşler de, hepsi birlik ve beraberlik çatısı altında toplanıp başına bir hâl gelenin yanına koşarlar.
Şimdiye kadar yaşadıkları her ne varsa bir anda anlamını kaybeder, değersizleşir, etkisizleşir. 
Meğer yıllardır incir çekirdeğini doldurmaz davalar için mi edilmiştir bunca kavga, bunca gürültü?
Sanki onlara bir çeşit derstir şimdi bu elim vak’a.
İşte şimdi ocağa ateş düşmüştür ve evin içinde kim var kim yoksa aynı ateşle yanmaktadır...
Haklısı da haksızı da, başarılısı da başarısızı da başlarını ellerinin arasına alıp, şapkalarını da önlerine koyup düşünmelidirler şimdi...
Bu evi bu kadar kamplara bölerek, birbirleriyle bu kadar didişerek kazandık zannettikleri nedir?
Gidecek başka evleri mi vardır, kenetlenecek başka aileleri mi?
Artık evi de adamakıllı bir sağlam tutmak lâzımdır, içinde yaşayanları da.
Ve marifet, o evi sevgiyle doldurarak sıcacık bir yuvaya çevirmektedir...

Viva Zapata

Televizyonun tek kanallı olduğu dönemlerde yayınlanan yabancı filmleri izlemek yeni yeni büyüyen bizler için dış dünyayı tanımaya başlamanın ilk adımlarıydı.
Özellikle de Amerikan menşeli filmlerin büyüsüne kapılmamak mümkün değildi.
Babamın gençlik dönemlerinde sinemalarda izleyip de masal niyetine anlattığı bütün o filmler televizyon sayesinde artık karşımdaydı işte.
Hepsini siyah-beyaz izlediğim o filmlerin arasından etkilendiğim çok film oldu.
Günlük hayat içerisinde pek çok olayla karşılaştıkça aklıma düştüler.
Anı anına uymayan, karakterini çözemediğim, dengesiz ve hasta ruhlu insanları gördükçe "Dr. Jekyll ve Mr. Hyde" filmini hatırladım.
Yağmurlu gecelerde Gene Kelly'nin "Singin' in the Rain" filmindeki o meşhur dans sahnesi düştü aklıma.
Ailesinin sözlerinden çok erkek arkadaşının sözlerine kıymet veren genç kızları gördükçe, "Gelinin Babası" filminde Elizabeth Taylor'un babasına çektirdikleri bir bir geçti gözlerimden.
Saymakla bitmez filmin, saymakla bitmez sahneleri kazınmıştı sanki beynimin her bir kıvrımına...
Bugünse Libya'nın devrik lideri Kaddafi'nin öldürülüşü gördüğümde dilimden kontrolsüzce "Viva Zapata" kelimeleri dökülüverdi...
Size biraz Viva Zapata filminden bahsedeyim.
John Steinbeck'in, Zapata the Unconquerable (Yenilmez Zapata) adlı biyografik kitabından uyarlanarak yönetmen Elia Kazan tarafından çekilen filmde Meksika Devrimi'nin en önemli kişiliklerinden biri olan köylü lider Emiliano Zapata'nın hayatı anlatılır.
1909 yılında aralarında Emiliano Zapata'nın da bulunduğu bir grup Meksikalı köylüden oluşan heyet, yaşadıkları bölgedeki adaletsizlikleri aktarmak üzere Meksika'nın devlet başkanı Porfirio Diaz'ın huzuruna çıkarlar. Üzerleri hakaret edilircesine aranarak huzura kabul edilen bu pejmürde kıyafetli insanlar oldukça ezik tavırlar içindedirler. Hükûmete yakın toprak ağaları tarafından verimli topraklarına el konmuş, çorak ve kayalık bir bölgede yaşamaya zorlanmışlardır. Çekinerek arz ettikleri bu şikâyetleri Diaz tarafından kulak ardı edilir. Bu duruma heyettekilerden bir tek Zapata itiraz eder ama bu karşı gelmesi Diaz tarafından mimlenmesinden başka işe yaramaz.

Yasal yollardan haklarını alamayınca Emiliano Zapata, kardeşi Eufemio Zapata ile birlikte Meksika'nın güneyinde bir isyanı başlatırlar. Meksika'nın kuzeyinde de aynı şekilde Pancho Villa ayaklanmıştır. Her iki isyancı da naif reformcu Francisco Madero'nun liderliği altında güçlerini birleştirirler.
Sonunda Diaz ülkeyi terk etmek zorunda kalır ve yerine Madero geçer. Madero iyi niyetli ve inançlı bir reformcudur ama işleri kısa sürede çözecek gibi gözükmemektedir. Zayıf karakterli bu lider Zapata'nın köylülerinin toprak sorununa köklü bir çözüm getiremediği gibi hemen General Huerta'nın etkisine girer.
Durumdan hoşlanmayan ve kendine sunulan nimetleri de geri tepen Zapata güneye, kendi bölgesine geri döner.
Bir darbeyle Madero'yu öldürüp idareyi ele alan General Huerta, Zapata'nın peşine düşer ama Zapata'ya yenilir.
Artık General rütbesi almış olan iki devrimci, Zapata ve Pancho Villa merkezde buluşurlar. Zapata'ya saygı duyan ve onun gerçek bir lider olacağına inancı tam olan Villa, ülkenin başına geçmekte çekimserdir. Pancho Villa'nın ısrarı ile bir süreliğine ülke yönetimini alan Zapata'nın, mevcut rejimin de en az öncekiler kadar yozlaşmış olduğunu anlaması uzun sürmez.
Politik veya askeri gücü eline geçirenlerin, uğruna savaştıkları halkı unutup, tıpkı devirdikleri despot liderler gibi halka zulmetmeyi sürdürdüklerine şahit olur.
(Burada araya girerek filmin beni en etkileyen sahnesinin alttaki paragrafta tırnak içerisine aldığım cümlelerde yaşandığını belirtmek istiyorum)
"Kendi bölgesinden gelen bir köylü heyetini kabul ettiğinde onlardan kardeşi Eufemio Zapata'nın bölgesinde diktatör kesildiği ve kendi kanunlarını uyguladığını, köylülerin topraklarına ve hatta kadınlarına el koyduğunu öğrenir.
Bıkkın bir şekilde sorunla ilgileneceğini söyleyip köylüleri başından savmaya çalışırken filmin başındaki Diaz gibidir. Hatta köylülerden biri de tıpkı onun yıllar önce yaptığı gibi ısrarcı davranınca köylünün adını tıpkı Diaz'ın yıllar önce kendisine yaptığı şekilde kalemle işaretlerken birden kendine gelir."
Her şeyi olduğu gibi bırakarak bölgesine döner ve kardeşinden hesap sorar. Kardeşi karısını elinden aldığı köylü tarafından gözlerinin önünde öldürülür. Kardeşinin haksız olduğunu bilen Zapata buna ses çıkarmaz.
Köylülere kendi topraklarını kendi silahlarıyla savunmalarını, bunu yaparken de sadece kendilerine güvenmelerini, asla liderlerden veya kurtarıcılardan medet ummamalarını salık veren Zapata mücadelesine kaldığı yerden devam ederken yalnız başına gittiği bir köyde kendisine tuzak kurulur ve delik deşik edilerek öldürülür.
Tanınmaz hale gelmiş cesedi ibret için kendi köyünün meydanına bırakılır. Ancak köyün sağduyulu yaşlıları bu cesedin tanınmayacak durumda olduğunu ve Zapata'ya ait olmadığını yayarlar.
Önemli olanın kişiler değil bir inanç sistemi olduğu yönündeki Zapata'nın öğretilerinin böylelikle hayata geçmiş olduğu anlaşılır.

İşte bugün bana Viva Zapata dedirten filmin kısaca öyküsü budur.
Politik veya askeri gücü eline geçirenlerin, uğruna savaştıkları halkı unutup, tıpkı devirdikleri despot liderler gibi halka zulmetmeyi sürdürmelerinin sonucu mudur bütün bunlar?
Yoksa dünya düzenine başkaldırıp, isyankârı oynamanın sonucu mu?

Dün seni alkışlayan ellerin yerine gelen yeni ellerin seni boğazlayabileceği ihtimalinin olduğu bir dünyada yaşadığını unutmamak lâzım belki de.
Her şeyi güncellerken en güncellenmesi gereken kavramın "adalet" kavramı olduğunu unutmamak lâzım.
Ve;
Her ne kadar mükemmel olursan ol, insanların senden sıkılabileceği ihtimalini de bir kenara yazmak lâzım...