29 Ocak 2026 Perşembe

"Bizi Terhis Etmeyecekler!"

Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği TÜKD Bursa Şubesi bursiyerleri yararına Koza Kültür Sanat ve Doğa Derneği katkılarıyla Uğur Mumcu Sahnesi'nde oynanan Muzaffer İzgü'nün "Sınır" oyununu izlerken savaşın anlamsızlığı ve acımasızlığı bir kez daha yüzümüze çarptı.
Yönetmenliğini Kekil Şimşek'in üstlendiği oyunda oyunun kahramanı olan iki asker Yuan ve Mati'yi Mehmet Onur Yavaş ve Serkan Çağrı Taşdemir canlandırdı.
Oyunun adının SINIR olduğunu bilmeme rağmen oyun boyu içimde hissettiğim sızı, oyunun adının da SIZI olacağına hükmetmiş olmalı ki paylaşımlarımda oyunun adını "sızı" yapıverdim. Sonra düzelttim tabii. Düzelttim de, içimin sızısı dinmedi...
Oyunun sonunda TÜKD Bursa Şubesi Başkanı Sibel Özbudak oyunun yönetmeni Kekil Şimşek ile oyuncular Mehmet Onur Yavaş ve Serkan Çağrı Taşdemir'e birer teşekkür belgesi takdim etti. Daha sonra TÜKD Yönetim Kurulu üyeleri, Koza Kültür Sanat ve Doğa Derneği ve TÜKD bursiyerleri hep birlikte bir fotoğraf karesinde ölümsüzleşti.
Nevinyalı ile Sevinyalının Öyküsü
Oyun, sınırda devriye gezen iki askerin diyaloglarından oluşuyordu. Biri Nevinya ülkesinin askeriydi, diğeri Sevinya'nın. Sınırda onlardan başka kimse yoktu.
İki asker sohbet ediyor, çamaşırlarını birbirinin siperinde kurutuyor, birbirlerinin sırtını kaşıyor, şarkılar söyleyip danslar ediyor, yiyeceklerini, içeceklerini, sigaralarını paylaşmakla kalmıyor, hayatlarını, anılarını, özlemlerini, ideallerini de paylaşıyordu. Bazen etrafta dolaşan kuçu kuçu gibi onlar da birbirlerinin tarafına geçiyordu. Kimse kuçuya bir şey sormuyordu, peki ya onlara neden soruluyordu?
Bir seferinde Mati tüfeğini temizlerken Yuan'ın harbisini kullandı da, hallerine güldüler. "Seninki eski, bu daha iyi temizler!" deyip uzatmıştı harbisini Mati'ye Yuan. Komikti evet. Trajikomikti...
O tüfek belki de onu öldürecekti...
Arada telefonları çalıyor ve yukarıdan emir geliyordu. Yukarıdan emirler sertleşmeye başladıkça konuşup gülüşen askerlerin tavrı da değişmeye başladı. Savaşın bitmesi için birinden birinin ölmesi gerekiyordu. Ama kimin? 
"Allah bizim yanımızda!" dedi Yuan. Mati de ona "Allah hem sizinle hem bizimle" dedi. 
Evet, muharebeye başlarken herkes Allah'tan yardım istiyor, herkes Allah'a yalvarıyor, herkes Allah'a dua ediyordu. 
Sonuçta binlerce Allah yoktu. Allah tekti ve acaba kimi seçecekti? Yoksa "İyi olan kazansın!" mı diyecekti? 
Galiba herkesin içinde kendi Allah'ı yaşıyordu...

Mati bu gerginlikte daha gerçekçi, biraz da ümitsiz davranırken Yuan hâlâ savaşın biteceğinin, terhis olup karısının koynuna gireceğinin, çoluk çocuğa karışacağının hayalini kuruyordu. 
"Bizi terhis etmeyecekler!" dedi Mati Yuan'a...
Yuan Mati'yi öldürme derdindeyken, Mati ona eğer kendisini öldürürse katil olacağını söyledi. 
Lakin ne acı ki savaşta katil değil, kahraman olunuyordu.
İki "düşman" arkadaş bir ara arkalarında duran göğsü teneke madalyalı, omzu bol pırpırlı komutanlarının asık suratlarını, patlıcan burunlarını, kepçe kulaklarını görmemek için portrelerin üzerini örttüler. Biliyorlardı ki her pırpır, her madalya bir can alış demekti.
Onlar birbirlerine kıyamadılar.
Ne vardı ki savaşacak... Şöyle neşe içinde yaşamak varken...

Savaşın kazananı olmaz!
Tarihe kazınan, kiminin hanesine büyük zafer, kiminin hanesine büyük yenilgi olarak yazılan savaşlarda yüzyıllardır gencecik insanlar öldü. Sevdiğine kavuşmak isteyen, öğretmen olmak isteyen, çiftçi olmak isteyen, yazar olmak isteyen, hepsi bir yana, sadece yaşamak ve büyümek isteyen gençlerdi onlar. 
Büyümez ölü çocuklar mı dediniz? Haklısınız. Onlar hiç büyümedi. Büyüyünce ne olacaksın sorusu onlara sorulduysa da cevapları havada asılı kaldı.
Kimsenin doğru düzgün yenişemediği ve çamur içindeki siperlere sıkışıp kalan Birinci Dünya Savaşı'nı Alman bir askerin ağzından anlatan "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" kitabını hatırlarsınız. Gençleri savaştan soğutuyor diyerek toplatılan kitapta Erich Maria Remarque, Alman askeri Paul'ün duygularını anlatırken içiniz sızlar.
Paul sadece Paul değildir. Adı ne olursa olsun savaşlarda ölen milyonlarca gençtir...
Çanakkale'de, Sarıkamış'ta, Sakarya'da tertemiz alnından vurulmuş yatan yüzbinlerden biridir. Onlar, yüzü gözü dağılmış, kolu bacağı kopmuş, insanlık onuru yerle bir olmuş, hayal kurmaya dahi mecali kalmamış, yaşamak için öldürmesi gerektiğini söyleyen "büyükler"in, eline silah tutuşturduğu yeniyetmelerdendir.
Oysa Kırkpınar'da güreşen pehlivanlar gibi "büyükler" çıksa şöyle bir meydane, olsa hepsi birbirinden merdane, bir de er meydanında görsek kendilerini.
Kim haklı kim değil meselesi değil mesele. Sorunlar daha çok insan öldürerek değil, masada çözülür. Masayı devirmek ve masadan kalkmak iş değildir. Çünkü eninde sonunda o masaya oturulur. Masaya oturana kadar geçen sürede ise binlerce Paul can verir...

Birinci Dünya Savaşı ve devamında Kurtuluş Savaşı henüz iki nesil arkamda, İkinci Dünya Savaşı ise bir nesil arkamdayken, dünyanın aklını başına toplayıp sessizleştiği günlerde büyüyen biri olarak geldiğimiz duruma bakıyorum da, bu sessizliğin fazla uzadığını düşünenlerin dünyayı tekrar ateşe atmaya çalıştığını görüyorum.
Yaşını başını almış ama aklını başına almamış adamların (ya da BİR-İKİ adamın) savaş çığlıkları atarak "Burayı da alacam, burası da benim olsun, burayı da istiyorum!" diye tutturması, ona höt buna zöt demesi, uluslararası ilişkileri bam bam bam yürütmesi, büyük bir kibir ile onu bunu aşağılaması tarihe bakalım nasıl geçecek.
Geçmişten ibret almayan, öngörüsüz, insafsız, çıkarcı, sömürgeci, hırslı, aklı öncelemeyen bir anlayış ile daha çok can heba olup gider.
Kendimizi bir anda içinde bulduğumuz Siber Çağ'da savaşlar eskisi gibi mi olacak, yoksa insanlar teknoloji marifetiyle bir anda ve sessizce mi yok edilecek bilmem...
Bildiğim fazlalaştığımız, dünyaya sığamadığımız ve huzurla yaşayamadığımızdır.
Yani bu anlayıştan asla terhis olamadığımızdır!
29 Ocak 2026 / C.E.Y.

Tarkan, A-Acayipsin!

Tarkan konserleri dolup taşıyor. 
90'larda Tarkan'ı dinleyen kesim şimdi artık hayatını kazanmış kesim ve onlar Tarkan konserlerine gidip hayatla ilk tanıştıkları şarkıları bir kez daha dinlemek, 90'ları ve haliyle gençliklerini, ilk aşklarını bu şarkılarla bir kez daha yaşamak, şimdi artık çok gerilerde kalmış olan o muhteşem duygularını yakalamak istiyorlar. Bunun için büyük rakamlar ödemek onlara koymuyor. Çünkü yaşadıkları duygunun bedeli yok... 

Tarkan'ın performansı, sahne hakimiyeti, dansları, izleyiciyi nasıl coşturacağını gayet iyi bilmesi, ceketini değiştirirken sergilediği beden dili bile profesyonelliğinin göstergesi.
Ayrıca sahneye gelen sürpriz isimler de heyecanı kat be kat arttırıyor. 
Ayrıca sahne, ışık ve ses sistemi karşıdan bile insanı etkiliyor.
Sosyal medyada karşıma çıkan videolarda ben de etkileniyorum, ben de o gençlerle aynı duyguları yaşıyorum.
Haliyle 90'larda ben de (daha) gençtim. 🙂
29 Ocak 2026 / C.E.Y.

25 Ocak 2026 Pazar

Bursa'nın Otomotiv Tarihi

Bursa Sanayicileri ve İşinsanları Derneği (BUSİAD) tarafından Dr. Murat Kuter’e ısmarlanan ve BUSİAD Yayınlarından çıkan “Bursa Otomotiv Tarihi” kitabının tanıtım toplantısı Podyum Davet'te yapıldı.
Kitabın tanıtım toplantısına BUSİAD üyeleri, sektör temsilcileri, otomotiv dünyasında önemli görevlerde bulunmuş kişiler katıldı. Toplantının açılış konuşmasını yapan BUSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Buğra Küçükkayalar, BUSİAD’ın bir düşünce kuruluşu ve yayınevi gibi çalıştığını, son olarak Kültür ve Turizm Bakanlığından, yayıncılık için ISBN numarası aldıklarını söyledi. Aslında yayıncılıkları yeni değildi. Yayın hayatına 1980’lerde başlayan BUSİAD’dan Bakış Dergisi hâlâ yayımlanıyordu. (BUSİAD'ın 1978 yılındaki kuruluşundan kısa bir süre sonra, Ekim 1982'de 'BUSİAD'dan Bakış'ın ilk sayısı çıkar. Dergi şu an elektronik olarak yayımlanıyor.)
Buğra Küçükkayalar
“Bursa Otomotiv Tarihi” kitabının salt bir kitap olmanın ötesinde Bursa’nın ve hatta Türkiye’nin kalkınmasında çok önemli bir yer tutan otomotiv sektörüne, 70 yıla yakın bir süredir emek vermiş insanlarımıza bir saygı duruşu olduğunu söyleyen Buğra Küçükkayalar, Bursa ve Türkiye’de otomotiv sanayinin gelişmesinde önemli katkıları olan dönemin Sanayi ve Ticaret Bakanı merhum Mehmet Turgut ve yine dönemin Bursa Ticaret ve Sanayi Odası’nın efsane Genel Sekreteri merhum Ergun Kağıtçıbaşı’nı özel olarak anmayı ihmal etmedi. Bursa, yetenekli ve çalışkan insanlar şehriydi.
Küçükkayalar'ın ardından kitabın yazarı Gazeteci-Yazar Dr. Murat Kuter bir sunum yaparak dünyada ve Bursa’da otomotiv sanayinin gelişimini, o süreçte yaşanan anılar eşliğinde aktardı. 
Programın sonunda Tofaş’ta kurucu İnsan Kaynakları Direktörü olan Yalçın İpbüken ve Oyak-Renault’un uzun yıllar Muhasebe Müdürlüğünü yapmış olan Alpay Şar kısa birer konuşma yaparak kitaptan duydukları memnuniyeti belirttiler.
Dr. Murat Kuter
“Bursa Otomotiv Tarihi”
Kitap, Bursa’nın en önemli sektörlerinden biri olan otomotiv sektörünün tarihçesini anlatıyor. Tekerleğin icadından elektrikli otomobile uzanan yolculuğun anlatıldığı kitapta Bursa'nın önemi, Bursa'da kurulan ilk fabrikalar, yan sanayii ve tedarik zincirinin gelişimi epey detaylı resmedilmiş. Üç buçuk yıl süren bu çalışmaya Bursa'nın yakın tarihine vakıf, çoğu sanayici olan, isimler bilgileri ve anılarıyla katkı sağlamış. 
Kitapta Karsan'dan Tofaş'a ve Renault'a, Borçelik'ten Grammer'e, Valeo'dan Bosch'a, Aplas'tan Asil Çelik'e, Akia'dan Togg'a, Bursa'da faaliyet gösteren ne kadar şirket varsa yer verilmiş. İlk dönem at arabalarının hikâyesi, araba ressamlığı dahil unutulmamış. 
Tophane Endüstri Meslek Lisesi'nden Bursa Otomotiv Lisesi'ne eğitim kurumları, eğitim veren fabrikalar, otomotivle ilgili çeşitli dernekler ve Tofaş Anadolu Arabaları Müzesi de kitaptaki yerini almış.
Epey derinlikli bir çalışma olan kitabın tanıtım toplantısında Murat Kuter bizlere Bursa'nın otomotiv sektörüne girişini, Tofaş ve Renault'un kuruluşunu, yan sanayinin gelişimini ve Türkiye'nin ilk organize sanayi bölgesinin Bursa'da açılışını geçmişten bugüne kısa bir yolculuk ile anlattı.
Yerli Üretim • Millî Üretim
Türkiye'de ilk yerli araba 1929 yılında, şimdi Galataport'un olduğu (o dönemdeki serbest bölge) yerde Ford tarafından (Ford T modeli olarak) üretiliyor. Ancak 1930’lu yıllarda yaşanan Büyük Buhran üretimin devamına izin vermiyor ve çalışma 1934'te sonlanıyor. Fabrikanın bir kısmı Romanya'ya bir kısmı da Mısır'a taşınıyor.
Serbest gazeteci olarak çalışan Norbert Stevenson'un tasarımı olan NOBEL ise, Türkiye'de 1958-1961 yılları arasında ikinci yerli araba olarak  üretiliyor.
1961 yılında dönemin devlet başkanı Cemal Gürsel'in emriyle, Türk mühendisler tarafından Türkiye'de tasarlanıp geliştirilen ilk otomobil üretiliyor, Gürsel'in isteği üzerine araca Devrim adı veriliyor. 135 günde geliştirilen ve 4 tane üretilen otomobiller için 3 farklı tipte 10 adet motor üretiliyor. Ancak araç yatırımcı desteği bulamıyor ve seri üretime geçemiyor. 
Üçüncü yerli otomobil olan Zafer de daha doğmadan ölüyor.
14. ve 15. dönem Bursa Milletvekili olan ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ile Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı görevlerinde bulunan Mehmet Turgut, Anadol'un yapımı için OTOSAN'ı TBMM'den geçiriyor. 
Sene 1966. Türkiye'nin ilk organize sanayi bölgesi Bursa'da açılıyor.
Yine 1966 yılında Otosan, İngiliz Reliant firmasına prototipini hazırlattığı fiberglas gövdeli, iki kapılı, bütün mekanik parçaları Ford'dan alınan, adı açılan bir yarışma ile belirlenen otomobilini, yani Anadol'u üretmeye başlıyor. Bu arada üretilen ilk Türk spor araba Anadol STC 16'dır. Sene 1973'tür, tasarım Bursalı Eralp Noyan'a aittir. 
1968 yılında Tofaş kuruluyor. Fabrika 1971 yılında Murat 124 modelini İtalyan Fiat lisansı ile üretmeye başlıyor. 
1969 yılında kurulan Oyak Renault, 1971 yılında ilk modeli olan Renault 12'yi Oyak Fransız Renault lisansıyla üretiyor.
(Murat Kuter'in bu iki fabrikanın kuruluş aşamalarının anlatımını Facebook videosu olarak izleyebilirsiniz.)
1960’lı yıllarda Fiat marka on adet otobüsün sac karoserini, İnan Kıraç’ın teşvikleri ile çekiç kullanarak üreten Kemal Coşkunöz, daha sonra yine çekiç ile iki adet kamyon şoför mahalli yapar. 1966 yılında dönemin Sanayi Bakanı Mehmet Turgut’un öncülüğünde, Kemal Coşkunöz ve Talat Diniz’in çabaları ile 269 ortaklı “Bursa Otomontaj ve Karoseri A.Ş. / KARSAN" OSB'de kurulur. Burada montajı yapılan ilk araç Mercedes N 1300'dür.
Gemlik'teki ilk Türk elektrikli araba fabrikasının yapımına 18 Temmuz 2020'de başlandı. İlk TOGG, 29 Ekim 2022 tarihinde "Anadolu Kırmızısı" rengiyle üretim bandından indi.

Murat 124'ün adı neden Murat?
Tofaş'ta banttan çıkacak ilk araca isim aranmaktadır. Nilüfer mi olsun, Ova mı olsun, Uludağ mı olsun derken Bursa'nın gelişimi için Murat Hüdavendigar'ın büyük katkısı olduğu söylenir. 
Bunu duyan İtalyan, "Murat olsun!" diyor. Napolyon Bonapart'ın kız kardeşinin eşi hancı bir Kıpçak Türkü'nün oğlu. Sokaktan gelmiş, general olmuş ve Napolyon İtalya'ya girdiğinde kendisini Napoli kralı yapmış. Joachim Napoleon Murat, İtalya'da sevilen bir isim olmuş.
Bizde ise Murat'ın adı Hacı Murat'tır. Bir dönem özel araç ile hacca gitmek serbest bırakılınca Murat 124'üne atlayan kendini hac yoluna vurmuş. Murat da böylece hacı olmuş.

Bazen Koç olmak yetmez
Açılış için İtalya'dan gelen FIAT'ın sahibi Agnelli ailesinden Umberto Agnelli ile Rahmi Koç'un, başkanların da katılacağı açılış töreni için yoğun güvenlik önlemi alan emniyet mensubu tarafından fabrikanın içine arabayla girmelerine izin verilmemesi ile aynı akşam Çelikpalas'ta düzenlenen Tofaş'ın açılış kokteyline katılan Vehbi Koç'un, girişte kendisine isim soran görevliye ismini söylemesi, görevlinin ise davetli listesinde adınız yok demesi hoş birer anı olarak anlatılır.
Gemiye Sığmayan Arabalar
Tofaş ve Renault ürettikleri arabaları ihraç etmeye başlarlar. Oyak Renault ilk ihracatını 20 adet "Renault 12" ile, 1974 yılının Nisan ayında Lübnan'a yapar. Tofaş ise ilk ihracatını 75 adet "Murat 124" ile 1975 yılında Mısır'a yapar. 
Mısır'a gidecek olan otomobiller limana gittiğinde, kendilerini taşıyacak geminin 75 otomobil için küçük olduğu görülür. Türk Loydu olan geminin sahibi Turgut Giray'dır. Kendisine otomobillerin gemiye sığmadığı söylendiğinde problem olmadığını belirtir. Gemiyi ortadan ikiye keser, ortasına parça ekler ve gemiyi uzatır. (Ne! Açılınca uzayan masalar gibi mi? Hay Allah! Başka gemi bulmak daha kolay ve daha masrafsız değil miydi?) Otomobiller gemiye yüklenir ve Mısır'a doğru yola çıkar.

Hem rekabet hem iş birliği
Tofaş'ın fabrika müdürü Süha Oğuz ile Oyak Renault fabrika müdürü Zeki Yağlı bacanaktır. Eşleri iki kız kardeştir. Ailece her zaman birliktedirler. Ancak fabrikalar rakiptir. Oyak Renault motor aksamlarında, Tofaş ise pres ile ilgili aksamlarda yoğunlaşmıştır. Bu arada Tofaş'a bir mil gerekir. Zeki Yağlı Oyak Renault olarak bunu yapabileceklerini söyler. Tofaş Müdürü Süha Bey aranır ve bir araya gelinerek burada bir iş birliği yapılır.

Tofaş Bursa Anadolu Arabaları Müzesi 
Benim de çok sevdiğim Tofaş Bursa Anadolu Arabaları Müzesi, Türkiye'nin ilk araba müzesidir. Bursa Büyükşehir Belediyesi bu alanı müze yapılmak üzere 30 yıllığına TOFAŞ Otomobil Fabrikası'na kiralar.
8 Haziran 2002'de açılan müze, 17 dönüm bahçe içindeki eski bir ipek fabrikasının (İpeker Fabrikası) restore edilmesiyle oluşturulur. Restorasyon, 1998-2002 yılları arasında Mimar Naim Arnas tarafından yapılır.
Bursa'da bir mezarda bulunan ve daha önce Bursa Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmekte olan 2600 yıllık bir savaş arabası müzede sergilenen en önemli eserlerden biri.
Müzede Türkiye'nin çeşitli illerinden getirilen kağnılar, at ve öküz arabaları, top arabaları, ot arabası, odun arabası gibi pek çok araba, panyolar, çarklılar, yarım esebey, Briçka gibi tarihi arabalar mevcut. 
Müzede Tofaş üretimi 8 otomobil de yer alıyor. Banttan çıkan 0000001 şasi numaralı ilk arabaları müzede görebilirsiniz.
Umurbey Hamamı, Fayton Kafe, Eski Türk Evi, Fırın ve Baca, Havuz, Dokuma Alanı, Mancınıkhane ve Kozaklık olmak üzere sekiz bölümden oluşan müzede çeşitli etkinlikler düzenleniyor. 
Bursa Seramik Bieanali'ne ev sahipliği yaptığı gibi pek çok çalışmaya kucak açıyor. Müze, bahçesi ve içindeki ulu ağaçları ile Bursa içinde adeta bir vaha hissi yaratıyor, şehre nefes aldırıyor. 

İnegöl Ambulans Müzesi
İnegöl Devlet Hastanesi içinde bulunan İnegöl Ambulans Müzesi beni şaşırttı. Müze sağlık tarihi, ambulans ve oyuncak müzesi olarak 2017 yılında ziyarete açılmış. 2020 yılında da T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından İnegöl Devlet Hastanesi Özel İnegöl Sağlık Tarihi, Ambulans ve Oyuncak Müzesi'' olarak tescillenmiş.

Motor Sporları ve Bursa
1971 yılında Tofaş Otomobil Sporları Kulübü kuruluyor. Başına Ali Sipahi getiriliyor. Oyak Renault ekibi de Tofaş ekibi de 1972 Günaydın Rallisine katılıyor. Oyak Renault, İskender Aruoba ve iki Renault 12 ile 1977 Londra Sydney Rallisine de katılıyor.  
Tofaş Bursa Anadolu Arabaları Müzesi
Son Söz:
Hani "Bizden önce....." diye başlayan cümleler kuruluyor ya, eminim ki o cümlelerin otomotiv kısmı "Bursa Otomotiv Tarihi" kitabı ile yeterince iyi cevaplanacaktır. 

Otomobil Uçar Gider
Hollywood'un "Amerikan Rüyası" kavramını pazarladığı filmlerinde üzeri açık bir arabada saçları uçuşmasın diye başına eşarp bağlamış, gözüne de kocaman güneş gözlüğü takmış bir genç kız, yanında da yakışıklılardan yakışıklı beğen bir delikanlı olurdu. Bazen arabaya doluşup yaygara çıkaranları görürdük o filmlerde, bazen tenha bir yolda tek başına giderken içli bir şarkı eşliğinde hüzne gark olmuş bir karakteri, bazen polisten kaçarken yolların altını üstüne getireni, bazen serserilik edeni, bazen şehri yukarıdan gören bir yere park edip romantizmde sınır tanımayanları. Peki ya konuşan araba Kara Şimşek, onu hatırladınız mı? Ya da Thelma ve Louise, Bonnie ve Clyd, Speed gibi arabanın başrolde olduğu filmleri? Ve tabii ki Küba'daki ABD döneminden kalma antika arabaları?
10 Kasım 2024 • Havana
Atlı arabalar
Tekerleğin icadı, insanın tekerin üzerine binişi, tek tekerli, iki tekerli, üç tekerli, dört tekerli araç haline gelişi uzun bir hikâye.
Arabaya henüz motor takılmadığı dönemlerde geçen hikâyelerde baş karakter at olurdu. 
Ben-Hur filminden hatırlayacağınız Roma dönemi iki tekerli savaş arabaları, dört tekerli kupa arabaları, basit at arabaları ve faytonlar hep at ile çekilirdi. Makine icat olduktan sonra bütün o atlar araba motorunun içine doluştu ve arabanın gücünün kaç beygir olduğu at gücü ile tanımlandı. 

İçinde atların koştuğu arabalar
İskoç mühendis James Watt buhar makinelerinin gücünü atların gücüyle karşılaştırmak için "horsepower-HP" (beygir gücü) terimini kullanır. Watt, bir beygirin bir saniyede belirli bir mesafede ağırlık taşıma kapasitesini temel alarak bu birimi oluşturmuştur. Beygir gücünün şimdiki tanımı "kw". Aracın kaç beygir gücünde olduğunu bulmak için kw ölçüsü 1.341 ile çarpılıyor.
Mesela ben bu tanımı basite indirger ve aracım 1,6 beygir gücündeyse motorun içinde 1600 beygirin yaşadığını düşünürüm. Onları kontak marifetiyle deh diyerek yürütür, fren marifetiyle çüş diyerek zapt ederim. Arada kamçıyı havada şaklatınca vites yükseltir, gemlerini çekince vites küçültürüm. O kadar beygire hâkim olmak zor tabii. Beygir bu, bazen gitmez, bazen durmaz. Yemini suyunu vermek, tımarını, nalını ihmal etmemek lazım. 
Mekanik de aynı. Araç düzenli bakılmazsa çok minik aksam arızası dahi içindekileri ve dışındakileri canından edebilir. 
Malum, son pişmanlık faydasız, giden geri gelmiyor.

Şarjlı arabalar
Atları ve petrol kaynaklı yakıtları bir kenara bıraktık, hibrit araçlar ile hidrojenli araçlar ürettik, şimdi de şarja dayandık. Artık bataryanın üzerinde gidiyor, giderken gözümüzü şarj seviyesinden ayırmıyor, yolumuzun üzerindeki şarj istasyonlarını kaçırmıyoruz. Böylece hem çevreye hem de nakit olarak cebimize epey bir fayda sağlıyoruz. İşletim sistemi, yazılım güncelleme, şarj hızı, kamera sistemi, otonom sürüş ve otonom park ediş ise otomotiv dilindeki yeni terimlerimiz.
Araba konsolu deseniz, konsol değil adeta açık bırakılmış bir dizüstü bilgisayar.

Elektrikli arabaların tarihi
Elektrikli araba hikâyesine şöyle bir göz attığımda epey eski tarihlere gittim. Türkiye'de ilk elektrikli otomobil II. Abdülhamid tarafından İngiltere'de Messrs Immisch&Co şirketine 1888 yılında sipariş edilmiş. Şirketin mühendisleri Magnus Volk ve Moritz Immisch'in özel olarak hazırladıkları bu otomobil ön kısmında tek bir büyük teker yerine birbirine yakın iki küçük tekere sahipmiş. Patenti Immisch tarafından alınan, 20 Amper 48 Volt 1 beygirlik motoru varmış. 
ABD'de elektrikli otomobiller 20. Yüzyıl başlarında Anthony Electric, Baker, Columbia, Anderson, Fritchie, Studebaker, Riker, Milburn ve diğerleri tarafından üretilmiş.
Günümüzde ise Tesla ile başlayan yeni nesil elektrikli otomobil furyası tüm hızıyla devam ediyor. 

BENİM İÇİN OTOMOBİL
Yazının uzunluğundan otomobillere olan merakımı anlamışsınızdır. Benim için otomobil bir amaç değil, hayatıma konfor sağlayan bir araç. 1989 yılında ehliyet aldığımdan bu yana direksiyon elim, tekerlekler ayağım oldu. Ancak toplu taşımanın olduğu yerlerde aracımı hiç sırtımda taşımadım. Bana zaman kazandıracak şartlarda ise kendimi ona taşıttım. 
Bagajı her zaman dolu olan, içinde "yedek" olarak pek çok şey barındıran, bağlandığım ve sık sık değiştirmeden uzun zaman kullandığım, hatta o beni bırakmadan bırakmadığım, ayrılırken bile onu kırmamak için "artık sen eskidin" diyemediğim ve yenisine hemen yüz vermediğim arabamı gün gelip kullanamayacak olmak beni şimdiden üzüyor. 
İlkokul öğretmenim Aynur Vardarlı'nın kadın şoför olarak 70'li yıllarda Karacabey'de kullandığı Anadol zaman zaman bir yerlerde karşıma çıkar. Neredeyse benimle yaşıt olduğuna bakıp, "Vay be, hâlâ yaşıyoruz!" derim ona. Sonra da "60 modeller bir başka!" diye yinelerim.
Öğretmenim vefat edene kadar kendi aracını hep kendinin kullanmış olması ise her zamanki gibi şevk verir bana. Rol model olarak yattığın yerden hâlâ öğretir. 
Lakin trafiğin her geçen gün daha da delirdiği bu keşmekeşte araba kullanmak artık bir cambazlık. Ehliyeti cebine koyan kural tanımazlar bizi canımızdan bezdirdi. Ülkenin değişen profili haliyle trafiğe de yansıdı. Yol verdin vermedin kavgaları cinayetlere uzanıyor. Araçta çocuk mu var, hamile mi var, yaşlı mı var kimse dinlemiyor. Araba üzerine çıkma, camı aç hareketi yapma, ayna kırma, kapı tekmeleme en yaygın maganda hareketleri. 
Arabalarda eskiden levye taşınırdı, şimdi beyzbol sopası. (Beyzbol oynanmayan memlekette neden beyzbol sopası satılıyor diye sormayın.)
Hani insanın bazen "Keşke tekerleği icat etmeseydiniz!" diyesi geliyor da; mesele tekerlekte değil ki, tekerleğin üzerindekinde. 
Ah ah, dede kere dedeniz başımıza icat çıkarmayıp yerinde otursaydı görürdüm hepinizin havasını ya neyse...
25 Ocak 2026 / C.E.Y.

23 Ocak 2026 Cuma

Uğur Ozan Özen ile Bursa Tiyatro Tarihi

Samet Altıntaş • Uğur Ozan Özen • Cihan Taşan
Samet Altıntaş ve Cihan Taşan tarafından hazırlanan 'Bursa Tahtakale Buluşmaları'nın yüz kırk altıncısının konuğu Yazar Uğur Ozan Özen oldu. 17 Ocak 2026 akşamı Bursa Mevlevihanesi'nde izlediğimiz programda Uğur Ozan Özen, Bursa'nın tiyatro tarihini Ahmet Vefik Paşa döneminden başlayarak günümüze kadar getirdi.

Yirmi yıldır "Bursa Tiyatro Tarihi" konusu üzerine tamamen gönüllü olarak çalışan ve bu konu üzerine pek çok makale ve kitap yayımlayan Uğur Ozan Özen, bu konuyu ilk kez sözlü olarak anlatacağını söyleyerek başladı konuşmasına. Sonra da kendisini tanıttı.
14 Aralık 1984 Bursa doğumluydu. Kırk iki yıldır aynı mahallede yaşıyordu. Eğitim hayatına Setbaşı İlköğretim Okulu'nda başlamış, Çelebi Mehmet Lisesi ile devam etmiş ve Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü’nden mezun olmuştu. İsteyerek ve severek tarih okumuş, yine isteyerek öğretmenlik ya da akademisyenliği seçmemişti. Üniversite devam ederken tarih bölümü onu biraz sıkmaya başlamıştı. Sanki yeni bir şeyler arıyordu.

"Bir oyun seyrettim hayatım değişti!"
Üniversite ikinci sınıfta iken arkadaşının davetiyle gittiği Ankara Devlet Tiyatrosunun Şinasi Sahnesinde izlediği "Sen de Gitme Triyandifilis" oyunu onu tiyatro ile tanıştırdı. Hayatında ilk kez bir tiyatro sahnesi görmüş, ilk kez bir oyun izlemişti.12 Şubat 2005 tarihinde ilk kez izlediği bu tiyatro oyunundan sonra bütün hayatı değişti. Tiyatro onu büyülemişti.
O günün üzerinden yirmi bir yıl geçti. Ozan iki bin beş yüz sayfa beş cilt (dipnotlu, kaynakçalı) "Bursa Tiyatro Tarihi"ni yazdı. Yazılarda Devlet Tiyatrosu, Oda Tiyatrosu, amatör tiyatrolar, özel tiyatrolar, Çocuk Tiyatrosu ve tiyatro üzerine her şey vardı. Sadece kentte değil, ilçelerde kurulan tiyatrolar ve oynanan oyunlar da onun radarındaydı. Hatta benim 70'li yıllarda Karacabey Lisesi'nde okurken üst üste üç yıl rol aldığım tiyatro oyunlarını dahi yazmıştı. Zaten kendisini tanımama da o yazı vesile oldu.
Yazdığı yazıların bir kısmı kitap olarak yayımlandı. Büyük bir kısmı ise henüz kitaplaşmadı.

1879
Uğur Ozan Özen, Bursa Tiyatro Tarihini Ahmet Vefik Paşa'nın Bursa'ya gelmesi, yani 1879 tarihi ile başlatıyordu.
Özen, Şehrengiz'de yayımlanan "Bursa'da İz Bırakanlar" yazısında Ahmet Vefik Paşa'yı şöyle anlatıyor:
"Ahmet Vefik Paşa siyaset adamı, tarih ve dil araştırmalarının yanı sıra çevirdiği ve uyarladığı oyunlarla kültür hayatının en önemli simalarındandır. Dedesi divan çevirmeni Yahya Efendi, babası dışişleri memurlarından Rûhittin Efendi’dir. Ahmet Vefik Paşa, 3 Temmuz 1823’te İstanbul’da doğdu. 1831’de İstanbul’da Mühendishâne-i Berri-i Hümâyun’a girdi. Babasıyla birlikte 1834’te Paris’e gitti ve orada St. Louis Lisesine devam etti. 1837’de İstanbul’a dönünce Tercüme odasına alındı. 1847’de birinci çevirmen oldu. Salnâmenin hazırlanmasını üstlendi. 1851’de Encümen-i Dâniş üyeliğine getirildi. Aynı yıl Tahran’a elçi olarak atandı. 1854’te Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye üyesi oldu. 1860’ta Paris elçiliğine, 1861’de Evkaf nâzırlığına, 1862’de de Darülfünun’da Hikmet-i Tarih müderrisliğine atandı. Aynı yıl, Anadolu Sağ Kol Müfettişi olarak görevlendirildi. Bu vesileyle ilk kez Bursa’ya geldi. Mahmut Nedim Paşa’nın sadrazam oluşundan sonra Rüsumat emini, 1872’de Sadaret müsteşarı ve hemen ardından Maarif nâzırı ve Şura-yı Devlet (bugünkü Danıştay) üyesi olarak atandı. Birinci Meşrutiyet’in ilânından sonra 18 Mart 1877’de toplanan ilk Meclis-i Mebusan’ın başkanlığına seçildi. 27 Mart 1877’de vezir rütbesi verildi. Edirne valisi oldu. Meclis-i Âyân üyeliğine getirildi. 4 Şubat 1878’de Başvekil olarak atandı. Meclis-i Mebusan’ın kapatılmasında sonra 18 Nisan 1878’de görevden uzaklaştırıldı. 4 Şubat 1879’da Hüdâvendigâr valiliğine getirildi. Şikâyetler üzerine hakkında soruşturma açıldı. 1882 yılının Kasım ayında görevden alındı. 30 Kasım 1882’de, yeniden başvekilliğe atandı. Üç gün sonra görevinden alındı. 2 Nisan 1891’de İstanbul’da vefat etti."
Uğur Ozan Özen'in sözlü anlatımıyla devam edelim: 

1879 Öncesi
Ahmet Vefik Paşa'nın Bursa'ya gelmesinden önce İstanbul'da Osmanlı Tiyatrosu adıyla Güllü Agop tarafından kurulan bir tiyatro, 1850'lerde Ermenilerin kurduğu bir tiyatro var. Daha geriye, 1790'lara gidersek, Türk tiyatro tarihi Venedik’te küçük bir Osmanlı toprağı olan San Lazzaro'ya kadar dayanıyor.

1879 Sonrası
Ahmet Vefik Paşa Vali olarak Bursa'ya atandığında Bursa'da yerleşik bir tiyatro yok. Ahmet Vefik Paşa atandıktan birkaç ay sonra Tomas Fasulyeciyan arkadaşlarını (Ahmet Fehim ve Küçük İsmail başta olmak üzere birçok oyuncu) bir araya getirerek turne ile Bursa'ya gelir. Oyun Melek-Zat Bahçesinde oynanır. Ahmet Vefik Paşa oyunu seyreder ve onlara "Size bir tiyatro yaptırayım, burada kalın." der. Kabul ederler. Çünkü artık İstanbul'da oynayacak bir tiyatro yoktur. Tiyatro iki ay sonra yapılır. Tiyatronun özellikleri çok fazla bilinmemekle birlikte, Muammer Değirmendere tarafından "Aman Vali Paşam (Bir Belgenin İzinde) Ahmed Vefik Paşa’nın Bursa Valiliğinden Azil Süreci" adı ile kitap olarak yayımlanan Ahmet Vefik Paşa'nın soruşturma dosyasında tiyatronun hisseli bir kıraathane olduğu bilgisi mevcut. Tiyatronun locaları olduğu biliniyor ama kaç kişilik olduğu bilinmiyor. Fransız taşra tiyatrolarına benzetildiği üzere yaklaşık iki yüz kişilik olduğu düşünülüyor. Tiyatro yılda dokuz ay açık, haftada üç oyun oynanıyor ve oyunlara (Ermenice ve Osmanlıca) bilet satılıyor. Üç yıl boyunca Molière'in oyunları sahneleniyor.  Tiyatro gişe gelirleri ve Ahmet Vefik Paşa'nın özel desteği ile dönüyor. 
Tiyatroya belli bir kişinin adı verilmiyor. Tiyatro devlet ya da belediye tiyatrosu değil. Bursa'da toplam üç yıl kalan kumpanyada yirmi kadar oyuncu çalışıyor. Bu yirmi kişinin on ikisi erkek, sekizi kadın ve kadınların tamamı Ermeni. Erkek oyuncuların ise dördü Türk, sekizi Ermeni. 
Tiyatro, Ahmet Vefik Paşa'nın görevden alınması dolayısıyla 1882 yılında kapatılıyor. 1890 yılında tekrar açılıyor. Ancak Bursa'da oyuncu yetiştiren bir kurum olmadığından tiyatro, bakımsızlıktan çöktüğü 1916 yılına kadar haftada üç ya da dört gün İstanbul'dan turne yapan tiyatrolara veriliyor. Tiyatro, yangında yanmıyor. 1901 Dağıstan doğumlu Bursalı gazeteci Musa Ataş, Hakimiyeti Milliye gazetesinde 1956 yılında yazdığı anılarında, tiyatronun bakımsızlıktan çöktüğü süreci ayrıntılı bir şekilde anlatıyor. 
Ülkede büyük bir tiyatro hareketi başlıyor. Maalesef ki Bursa'da tiyatroyu ne halk ne de valilik sahipleniyor. Halkevi'ne kadar Bursa'da tiyatro hareketi olmuyor.

1927 ve Sonrası
1927 yılında Bursa'da Türk Ocağı Temsil Şubesi  açılıyor. Türk Ocağı, Serbest Cumhuriyet Fırkası'na bağlı, doğrudan CHP'ye bağlı olmayan, hatta yer yer CHP'ye muhalif olan bir yapılanma. 1931 yılında Türk Ocakları Cumhuriyet Halk Fırkası'na devrediliyor. Cumhuriyet Halk Fırkası Temsil Şubesi'nin icraatı pek bilinmiyor. Bursa Halk Evi kurulunca, Cumhuriyet Halk Fırkası Temsil Şubesi 1932 yılında Bursa Halk Evi Temsil Şubesi adını alıyor. Oyuncuların 23'ü kadın 85'i erkek. 23 kadının 20'sinin soyadı bilinmiyor. Bu arada Bursa'da 1879 yılındaki sekiz Ermeni kadın oyuncudan sonra, 1932 yılına, yani Muazzez Kutlay'a kadar kadın oyuncu yok. 
1932-1945 arasında faaliyet gösteren Halk Evi Temsil Şubesi oyunlarını önce Tayyare Sinemasında, sonra Zevk Sinemasında oynuyor. Cumhuriyet Halk Fırkası Temsil Şubesi 1936-1941 yılları arasında çok önemli işlere imza atıyor. Tiyatro daha sonra güç kaybetmeye başlıyor. 1945'ten sonra iyice zayıflıyor. Zevk Sineması 1947'de yanıyor. 1951'de de Halk Evleri kapatılıyor. 

Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu
Bugünkü adıyla "Ahmet Vefik Paşa Bursa Devlet Tiyatrosu", dönemin Valisi İhsan Sabri Çağlayangil'in eski Halkevi binasını tiyatro haline getirip 1957'de Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü'ne devretmesi ile kuruluyor. 1957-1971 tarihleri arasında turne sahnesi olarak hizmet veriyor. 1971'de Âli Cengiz Çelenk'in müdürlüğü ile yerleşik düzene geçiyor ve kendi kadrosu ile repertuvarını oluşturuyor.
Mimar Münevver Belen
Ahmet Vefik Paşa Bursa Devlet Tiyatrosu'nun mimarı Türkiye'nin ilk kadın mimarlarından biri olan Münevver Belen'dir. Belen 1937 yılında halkevi binası için düzenlenen mimarlık yarışmasını kazanıyor, 1940 yılında eseri tamamlıyor. Bina, önce halkevi olarak kullanılıyor. 1957'den itibaren ise Ahmet Vefik Paşa Bursa Devlet Tiyatrosu olarak hizmet veriyor.
Binanın önüne yerleştirilecek bir heykel ile mi olur nasıl olur bilmem ama AVP binasının Münevver Belen'in eseri olduğunun altının iyice çizilmesi gerekiyor. 

"Seyirci nerdeyse tiyatro ordadır"
Büyüyen Bursa'nın kültür sanatla ilgilenen profili Nilüfer ilçesine kaymaya başlayınca, kültür sanat etkinlikleri de Nilüfer'de yoğunlaşmaya başlıyor. Ne acıdır ki şehrin doğusu kültür sanat etkinliklerinden nasibini almıyor.

Söz bitmedi ama yazı bitti
Bu yazıda, Uğur Ozan Özen'in Bursa Tiyatro Tarihi üzerine yaptığı iki saatlik konuşmanın sadece kısa bir bölümünü özetledim. Konuştukça derinleşen, Bursa'daki özel tiyatrolardan oda tiyatrosuna, çocuk tiyatrolarından gençlik tiyatrolarına, şehir tiyatrosundan amatör tiyatrolara, siyasetin sanat üzerin etkisine ve baskısına uzanan sohbetin video kaydını benim sosyal medya hesabımdan konu başlıklı kısa videolar olarak ya da Bursa Tahtakale Buluşmaları'nın YouTube sayfasından yekpare olarak izleyebilirsiniz. İzlerken göreceksiniz ki Uğur Ozan Özen daha bir bu kadar, bir bu kadar, bir bu kadar anlatabilir. Tiyatronun eğrisiyle doğrusuyla, geçmişiyle geleceğiyle bu kadar yoğrulup, ardından gelenlere kaynak olacak çalışmalar bırakmak için çalışmaktan, okumaktan, yazmaktan ve anlatmaktan bıkmaması onun tutkusunun tiyatro olduğunun en açık göstergesi.
Bir Eleştiri • Bir Öneri
Bu kıymetli buluşmaların daha iyi çekimlerle kayıt altına alınması lazım derim ben. Mekânın doğal ışığının yetersizliği, konuşmacının uzaklığı ve kaydın yaka mikrofonsuz yapılması kaydın kalitesini düşürüyor. Kayıt yapmayıp kendi kendimize sohbet edeceksek kabul. Lakin canlı olarak 20-30 kişinin dinlediği bu programların daha geniş kitlelere ulaşmasını istiyorsak, ki ulaşmalı, ekip teknik olarak biraz daha güçlenmeli. Doğal ortamı bozmadan, samimiyeti kaybetmeden, kimsenin görüşünü engellemeden daha iyi kayıtlar alınabilmeli.
24 Ocak 2026 / C.E.Y.

Uğur Ozan Özen - Bursa'da Kültür 
14 Aralık 1984'te Bursa’da doğdu. Setbaşı İlköğretim Okulu, Çelebi Mehmet Lisesi ve Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü’nden mezun oldu. Yazıları 2007 yılından itibaren Bursa Araştırmaları, Prusa Şehrengiz, Yeşil Bursa, Patikalar, Bursa’da Zaman, Bursa’da Yaşam, Ihlamur, Dergâh, Öykü Kitabevi Fanzini, Bursa Günlüğü, Kulis Tiyatro, Yeni Tiyatro, Bursa Defteri, Toplumsal Tarih, Müteferrika, En Dergi, Varlık dergilerinde, aylık Tiyatro ve Yenişehir, haftalık Bursa Görüş ve Bursa Uludağ, günlük Yeni Dönem gazetelerinde, sozbursa.com ve bursadakultur.org internet sitelerinde yayımlanmıştır. 
Ekim 2019’da Kulis Tiyatro dergisinin yayın kurulu üyesi, Ağustos 2021’de Tiyatro… Tiyatro… dergisinin Bursa temsilcisi olmuştur. Bursa Oda Tiyatrosu, Mustafakemalpaşa’da Tiyatro, Tiyatroyla Geçen Ömrüm (Hazırlayan), Bursa Devlet Tiyatrosu’nun Efsane Müdürü Âli Cengiz Çelenk, Bir Zamanlar Bursa Devlet Tiyatrosu’nda (Hazırlayan), Bursa’daki Kitapçıların Son Yüzyılı, Bursa Tiyatro Tarihi Araştırmaları, Bursa Tiyatro Tarihi Araştırmaları II, Bursa'da Bir Oda Tiyatrosu Vardı adlı kitapları yazmıştır.

17 Ocak 2026 Cumartesi

"Ekmeğiniz Yağlı, Ağzınız Tatlı Olsun"

Etnomüzikolog, Vokal Performans Sanatçısı ve Akademisyen Prof.Dr. Özlem Doğuş Varlı’nın kurgusu ve sunumuyla Nilüfer Belediyesi Pancar Deposu’nda düzenlenen Gastroetnomüzikolojik Kaynatmalar'ın dördüncüsüne nihayet katılabildim. 
Katılırken de 'Bu akşam Pancar Deposu'nda bir kaynatacağız bir kaynatacağız öyle böyle değil' dedim. Hakikaten de kaynatmalar öyle böyle değildi.

Gastro+Etno+Music+Logia
Yazıya başlamadan önce “Gastroetnomüzikoloji” kavramına hızlıca bir göz atalım. Gastroetnomüzikoloji yeni bir kavram ve beş yıl önce ilk kez Özlem Doğuş Varlı tarafından akademik literatüre önerilmiş. Aynı isimle süreli bir yayın geçtiğimiz yıl başlatılmış. Kavram ilk olarak Etnomüzikoloji Dergisinde yayımlanmış. Dergiye web sayfasından açık erişim ile ulaşılabilir.

Kaynatalım O Zaman
Gastroetnomüzikolojik Kaynatmalar programlarının ilk buluşmasının başlığı "Pancar Pezik Değil Mi?", ikincisinin "Zeytinden Kaşık, Ben Sana Aşık", üçüncüsünün "Yeni Yılın Kokusu, Lezzeti, Sesi" imiş. Dördüncü programın teması ekmek, başlığı ise "Ekmeğiniz Yağlı, Ağzınız Tatlı Olsun" idi.

Olsun dedim ve Pancar Deposu'na adım atar atmaz mis gibi ekmek kokusu ve tezgâh üzerine sıralanan çeşit çeşit ekmek ile karşılaşınca "Allah'ım bu program böyle miydi? Daha önce niye gelmedim?" diye kendi kendime hayıflandım. Şaka bir yana, daha önceki programlara etkinlik çakışması ve şehir dışında olmam sebebiyle katılamamıştım. Geçmiş zamanı bırakıp şimdiki zamana dönecek olursak, bu akşam "iyi ki" katılmıştım.
Şimdi ekmeğin ve tuzun hayatımızdaki yerini ve tarihini müzikler eşliğinde dinleyecek, hikâyesi anlatılan ekmeği tadacak, sonra da tattığımız ekmeğin ve tadarken dinlediğimiz müziğin bizde yarattığı duyguları sandalyelerimize bırakılmış olan kağıtlardaki mini testler ile cevaplayacaktık.

Sunumunu Özlem Doğuş Varlı'nın yaptığı 16 Ocak 2026 tarihli bu dördüncü programın konukları Hakan Doğu ve Asuman Dokgöz idi. 
“Deneysel Bir Arkeoloji Çalışması Olarak Hitit Mutfağı” kitabıyla ödüller alan Asuman Dokgöz bu akşam için Antalya'dan gelmişti. Kemer Turizm Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi'nde Teknik Müdür Yardımcısı olan Dokgöz sosyal medya hesaplarında kendisini, Beslenme Eğitimi / Mutfak Kültürü / Gastronomi / Öğretmen-Araştırmacı-Yazar olarak tanımlıyordu.
Ekşi mayalı ekmekler üzerine çalışmalarıyla tanınan Bursalı "ekmekçi" Hakan Doğan'ı Pasto fırını ve Türk dünyasında ekmeğin ve mayanın peşine düştüğü YouTube paylaşımları ile biliyoruz.
Dünyanın farklı kültürlerinden ekmeklerin yapılış ve sunuş ritüelleri, şarkılar, inanışlar, ekmeğin varoluşu ve ekmek üzerine yüklenen anlamlar, simgeler ile tat, ses ve hafıza ilişkisi ekmeği eşsiz ve en temel besin olarak zirveye oturtuyor.
Hepimizin hafızasında fırından yayılan o büyüleyici ekmek kokusu, fırından henüz çıkmış sıcak mı sıcak ekmek ile elleri yana yana eve koşturmak, ekmeğin kıtır köşesini kimseyle paylaşmamak, hatta eve gidene kadar köşelerini kemirmeye çalışmak, ekmek ya da pide sırası beklerken fırıncının ekmek hamurlarının üzerini bıçakla yarışını ya da pidelerin üzerinde parmakları ile minik delikler açışını, ateş karşısında yüzü al al olmuş beyaz giysili fırıncının kürek üzerine dizdiği hamurların üzerlerine fırça ile yumurta sürüşünü ve sonrasında tombik tombik hamurları ateşin kollarına bırakışını izlemek vardır.

“Ekmeğiniz Yağlı, Ağzınız Tatlı Olsun”
Bu akşamki etkinlik boyunca bizler için önceden hazırlanmış olan Karavay, NindaGurRa, Baursak, İran Pidesi, Tirit ve Haşhaşlı Bükme tattık. Ekmekler Hakan Bey’in, bükme Özlem hanımın annesinin, Baursak ve Tirit ise Özlem hanımın kendi elinden çıkmıştı.
Dördüncü kuşak bir ekmekçi olan Hakan Doğan ekşi maya peşine düşerek gezdiği coğrafyalardaki ekmek ritüellerini anlattı. 
Asuman Dokgöz de tarih içinde ekmeğin ve tuzun gelişimini anlatırken ikisinin de esas söylediği, ekmek ve tuzun insan için olan önemi idi. 
Tabii ki şeker ona keza. Haşhaş ona keza. Ve dahi tütün ona keza... 

Anlatılanları şöyle bir özetlersek:
Haşhaş bir ülkenin bağımsızlık sebeplerinden biri. Hemen aklınıza keyif gelmesin. Ameliyatları düşünün. Hastaları düşünün. En çok da savaşı düşünün. Morfininizi kendiniz üretemediğiniz bir ülkenin sahibi olamazsınız. Bağımsızlığımızı istiyorsak buğdayımız, ekmeğimiz, afyonumuz, şekerimiz olmak zorunda.
Coğrafyadaki fırın ve yakıt ekmeğin yapısını ve çeşidini belirliyor. Saç üzerinde pişirilen yassı ekmek, taş fırında pişen şişman ekmek, gömülerek, yani tandırda pişen ekmek, kalabalıklar için yapılan Vakfıkebir ekmeği gibi büyük ekmek hep fırın ve ateşin kuvvetiyle ilintili.
Yurtdışındaki bir fuarda ekşi mayanın kurutulmuş halini anlatmaya çalışan yabancılara bizim bin yıllık geleneğimiz olan tarhana'yı göstermek Hakan Bey için epey keyifli olmalı.
Hititlerde ekmek yapanın sakalsız ve aşırı temiz olması gerekliymiş. Yoksa sonu yakınları ile birlikte ölüme varabilirmiş.
Özbek ekmeğinde her damga bir bölgeyi anlatıyor. Ekmeğin ortasına basmak için ortası dikenli özel aletleri var. Görüntüleri güzel oluyor ama tatları için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.
4 Ekim 2024 • Taşkent
Özbekistan'a gittiğimde çeşit çeşit damgalı ekmeklerini görmüş, Taşkent'teki Xush Kelibsiz pazarının ekmek bölümündeki fırıncıların fırın duvarlarına ekmek yapıştırışlarına şahit olmuştum. Orada artık kullanılmayan tandırları da gördüm ama o tandırların içine adeta takla atarcasına dalışlarını ve ekmeği fırının çeperlerine yerleştirişlerini sadece videolarda izledim. Hakan beyin söylediğine göre tandırın içine dalışları sırasında soludukları karbonmonoksit ile tıpkı madenciler gibi onların da ciğerlerini erken yaşta bitiyormuş. 
Japonya'daki ekmekler ise ekmek değildi. Ekmek yerine sofrada zaman zaman pirinç vardı. 
13 Mayıs 2025 • Hakoneyunohana
14 Mayıs 2025 • Kyoto
Moldova'da yapılan merdiven şeklindeki ekmek cennete giden merdiveni tasvir ediyormuş. Basamaklara konan paralar ise meleklere rüşvet imiş. 
Fatma Aktürk • Altınay
Bursa Uludağ Üniversitesi yüksek lisans mezunu olan Kazak kızı Altınay yerel müzik aleti Kıl Kopuz çaldı. Özlem Doğuş Varlı'nın ezgilerine bağlaması ile Fatma Aktürk eşlik etti. Tavuklu tirit ikram edilirken Zehra Bilir'in sesinden dinleyip sevdiğimiz esprili türkü "Tiridine Bandım" Özlem Varlı tarafından seslendirildi. (Kastamonu yöresinde yapılan araştırmalarda türkünün sözlerinin hiciv içerdiği söyleniyor. Sözler aslında komik ve garip değil ironik. Türkünün hikâyesini okumak için tıklayınız.)
Topraktan Sofraya
Özlem Hanım, Asuman Hanım ve Hakan Bey konuşurken, beynimin kıvrımlarının en derinlerinde ekmek ve tuz üzerine ne varsa yerinden çıkıp yağmur gibi yağmaya başladı.
Zorluk zamanlarında yiyecekler de çeşitlenir. Tirit ya da başka bir deyişle papara gibi, un su ve tuz ile yapılan yufka gibi, ortasına yağ sürülen sıcak yufkanın katlanarak çepit haline gelişi gibi, kurutarak saklanan "hazır çorba" tarhana gibi, ekmeği eldeki ot, peynir, kuru yemiş gibi malzemelerle çeşitlendirmek gibi, kıtlık zamanlarında hamuru çoğaltmak için içine patates katmak gibi çareler bulunur.
Hamur yoğrulurken kâh acılı kâh neşeli ezgiler söylenir. Ekmeğin bereketi Demeter'in ellerinden saçılır. Saçı Törenleri yapılır.
Evine ekmek götürmek. Ekmek parası için çalışmak.
Ekmeği reddetmek. Sofradan kalkmak. (Yeniçerinin 'kazan kaldırması' da bir bakıma 'senin ekmeğini istemiyorum' demektir. Çünkü kazan, Yeniçeri Ocağının simgesidir, birlik ve beraberliği, aile ve kan bağını ifade eder.)
Ekmek çöpe atılmaz.
Yere düşen ekmek üç kere öpülüp başa konur. Ekmek kutsaldır.
Adım çöreği. Yürümeye başlayan bebeğin ilk adımlarına ithaf edilir. 
Diş buğdayı. Bebeğin ilk çıkan dişine ithaf edilir. 
Başında ekmek kırmak, ekmek tuz çevirmek. Başına gelen bir felaketten kıl payı kurtulunca muhtaç birine ekmek ve tuz verilir. 
Tuz çok önemlidir. Gıdayı hem bozulmaktan korur hem lezzet verir hem de vücuttaki elektrolit dengesini sağlar. 
Askere tuz parası. (Yazının sonunda "Pelin Batu ile Tuz Tarihi"nden alıntı yapacağım.)
Tuz ekmek hakkı.
Ekmeğini yemek, vefalı olmak, nankör olmamak.
Soğan tuz ekmek yemek, kimseye müdana etmemek.
Sokakta acıkan çocuğun eline tutuşturulan üzerine kekik ekilmiş yağlı ya da salçalı ekmek.
Ev ekmeği Out, çarşı ekmeği In iken şimdi tekrar fabrika ayarlarına dönüyoruz.
Gluten sorunsuz günler, gluten sorunlu günler. 
Yediğimiz miktar önemli. Paracelsus der ki; "Her şey zehirdir mühim olan dozdur".
Ekşi maya, ata tohumu, karakılçık.
Ununu elemek eleğini asmak.
Ölünün ardından un helvası kavurmak, pişi yapmak.
Börek, içindeki harcıyla hem ekmek hem yemek.
Kıtlık zamanlarında en önemli şey buğday.
Aşar vergisi. Buğday ya da ürettiği ürün ile devlete yüzde on vergi ödeyen köylü.
Askere verilen ekmek, tayın. 
Süte ya da ayrana ekmek doğramak. 
Bayat ekmekler ile yaptığım ekmek köftesi.
Yine bayat ekmeklerle yapılan Tahin Papara. (Tahin, az tuz ve sıcak su.)
Kocayayla'da yufka açan kadınlara "Bu gelenekleri gençlere aktarıyor musunuz?" dediğimde, "Onlar kek yapar!" demeleri.
14 Haziran 2013 • Kocayayla
Bulmacalarda çıkan üç harfli o meşhur soru: Ekmek > Nan. 
Su gibi aziz ol.
Sulu yemeğin dayanılmaz hafifliği içine ekmek bandırmaktadır. Şamandıra yapmak da diyebiliriz. 
Ekmek lokmasını hafif ıslatarak bir tülbente sarıp çocuğun ağzına emzik niyetine vermek.
Elini kolunu bir yere çarpınca şişen yere çiğnenmiş ekmek koymak.
Ekmek kırıntıları kuşlara verilir. ('Mini mini bir kuş donmuştu' şarkısından ötürü.)
Hayvanlara somun halinde ve taş gibi olmuş küflü ekmek verilmez. 
Ekmekten papara yapılır, tirit yapılır. 
Katık edilir. Ekmek bolca, yanındaki diğer şey azar azar yenir.
Cevizli lokum. (Bayram sabahlarının ve kına gecelerinin geleneksel yiyeceği.)
Ramazan pidesi. (Yumurtalısına can dayanmaz.)
Paskalya Çöreği. (Kumyaka'da bayramlarda ve cemiyetlerde bize de bir tane verirler mi diye toprak fırın başlarında bekleştiğimiz mahlepli o muhteşem yiyecek. Bir düğün öncesi, tepsilerin kırmızı jelatinlere sarılarak damat evine gönderildiğini hatırlıyorum.) 
Mayalamak, e
l mayası almak, (Bir an önce pişmesini istediğin lokumu ya da poğaçayı bir de el mayası alması için beklemek.)
Hamur işi yapılırken un elenerek, yani havalandırılarak kullanılır.
Hamur tutulurken unun ortası havuz gibi açılır, malzemeler ortaya konur ve hamur öyle yoğrulur.
Ekmek sorunları: Bayat ekmek. Fazlası denize dökülen ekmek. Alım gücü düşen ailelerin maaşlarının sadece ekmeğe bile yetmemesi. Kalabalık ailelerde günde 5-6 ekmek tüketmenin maliyeti.
Bir-iki kişilik ailelerde ziyan olmasın diye dilimlenerek buzlukta saklanan ekmek.
Güncel tarifler: Buğday unsuz ekmek tarifleri. Mercimek, yulaf, tahin vesaire.
Erişte (Üst üste konmuş yufkaların kırt kırt kesilme sesi.)
Kuskus (Eğlenceli makarna.)
Bulgur (Pirinçten daha masum olduğu söylenir.)
Kolay yemek, Dürüm
Kolay yemek, Ekmek Arası.
Lavaş (Lastik gibi uzamayanı güzel.)
Akıtma (Şimdi krep diyorlar.)
Pide (Ramazan gelse de yesek.)
Simit (Asgari ücret ve simit hesabı.)
Ekmek kokusu ve güven hissi. (Aç kalmayacağız.)
Tuz koktu. (Tuzlayayım da kokma derken tuz da koktuysa...)
Bereketli topraklar üzerine beton bloklar dikmeyi çok sevdik. Sonunda ekmek değil taş yiyeceğiz.
Savaş görmüş ve genlerine kıtlık işlemiş insanların bir günlük kapanmada dahi ekmek makarna stoklamaları.
Roma'nın buğdayı İskenderiye'den gelir. Sezar da olsan halkı doyuracaksın. Ülkeyi yöneten kim ise halkı beslemek zorunda. Her ne kadar işler tersine döndüyse ve boş tencere bile hayır etmiyorsa da doğrusu bu.
Ukrayna nüfusunun dörtte birini öldüren büyük suni kıtlık Holodomor (açlıkla öldürme). 
Savaşta yenilen taraf geri çekilirken şehirleri de tarladaki ürünleri de yakar. 
Savaşlar ekmek için yapılır, sofrada ise barış vardır.
Kuşatma altına alınan bir şehir açlıkla hizaya getirilmeye çalışılır. Tedbiri en yüksek düzeyde tutan şehir kolay kolay düşmez. 
Mesela İstanbul defalarca kuşatılmış ama alınamamış. İstanbul'un bunca direnebilmesi, şehirdeki ayazmaların çokluğundan ve sarnıçlardan dolayı derler. 
İkinci Dünya Savaşı sırasında İsmet İnönü savaşa girme ihtimalimize karşı her şeyi karneye bağlamış, ordunun istihkakını garantiye almıştı. Savaş bittikten sonra bir gün seçim meydanında çocuklar ona, “Sen bizi aç bıraktın, ekmeksiz bıraktın” diye bağırır ya da bağırtılır. Bunun üzerine İnönü çocuklara, “Ben sizi ekmeksiz bıraktım ama babasız bırakmadım.” der...
Eve ekmek getiren babadır. (Artık annedir de.)
Baba evi. (Artık annenin de evi.)
Tolga Kornoşor• Özlem Doğuş Varlı • Bukle Erman • Asuman Dokgöz • Hakan Doğan
Osmangazi Belediye Başkan Yardımcısı Tolga Kornoşor, Nilüfer Belediyesi Başkan Yardımcısı Bukle Erman ile Nilüfer Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürü Nurgül Işık'ın da katıldığı program boyunca aldığım notlar ve eklediklerimle yazı böyle nihayetlendi. Ama gece esas Hakan Doğan'ın ürünü olan cevizli lokumlarla nihayetlendi. Bursa ile özdeşleşmiş mis gibi lokumlarımızı ve yanında da pişilerimizi aldık, evlerimize döndük. Sabah kahvaltıda yediğim lokum tam da annemin yaptığı gibi, iri cevizli ve yenibaharlıydı.
Oh be, ağzımın tadı yerine geldi...
18 Ocak 2026 / C.E.Y.
(Programın fotoğraf ve videoları için tıklayınız.)

Ekmek ve Ben
16 Temmuz 2018 tarihinde yaptığımız Mustafakemâlpaşa basın gezisini anlattığım Mustafakemâlpaşa'nın Selâmı Var! başlıklı yazımdan bir pasaj: 

"Taş Değirmen" (Hâlâ duruyor mu bilmem)
"Biz büyürken ev ekmeğini değil de fırın ekmeğini sever olmuştuk. Yazının başında demiştim ya kıymet bilmemek diye, şimdi nihayet ev ekmeğinin de kıymetini anlar olduk. Kara buğdaydan öğütülen undan ekşi maya ile yapılan ekmeğin sağlıklılığı ortaya çıkalı beri doğal ekmek arar dururuz. Üşenme de kendin yap desen, ne ekmeği odun ateşi ile pişirecek fırın var ne de o ekmeğin hamurunu tutmak için gereken un. Söğütalan'daki 350 yıllık değirmeni 2013 yılında alarak bu rüyayı gerçekleştiren Aykut Ayar, değirmeni çalıştırmaya başlamış. 3 taş ile çalışan değirmenin suyu, değirmen binasının arkasındaki su kaynağından geliyor. Değirmenin altından geçtikten sonra da dere olup ördeklere ve kazlara ev sahipliği yapıyor.
Değirmene girdiğimizde Aykut Bey değirmeni çalıştırıp o anda kara buğdayı una çeviriveriyor. Değirmenin karşısındaki yarı açık barakada o un ile yapılan ekşi maya ekmekler odun ateşli fırında pişiyor. Çıkar çıkmaz da üzerlerine hemen sızma zeytinyağı sürülüyor, ki ekmekler kurumasın." 

6 Aralık 2012 tarihinde BESAŞ fabrikası basın gezisinin ardından Sıcak Ekmek Var Mı? başlığı ile yazdığım yazımdan bir pasaj:
"Benim için ekmek, üzerine sürülen salçası, bandırılan yağı, ekilen kekiği ile sokaklarda yiyebildiğimdir.
Sıcağını alabilmek için kuyruklarda beklediğim, soframa misafir ettiğimdir.
Çorbama doğradığım, köftemin hamuruna kattığım, yemeğimin suyuna bandırdığım, tabağımı sıyırdığımdır.
Sobada kızarttığım, kızartırken bazen yaktığım, yanan yerlerini kazıdığımdır.
Kırıklarını kuşlarla, artanlarını kedilerle, köpeklerle paylaştığımdır.
Yere düşerse öpüp başıma koyduğum, yarım bırakırsam arkamdan ağlayacağına inandığım, sofrada kalan kırıntılar kadar çok çocuğum olacağı ile kandırıldığımdır.
Bir lokma ekmeğin kıymetini anlamak için hiç aç kalmadığım, boğazımdan geçen her bir lokma için şükran duyduğumdur..."

"Plinius bize tuz kelimesinin kökenini ve tuzdan yola çıkarak tuzun ehemmiyetini şöyle açıklıyor. Eski Roma'da lejyonerler, yani Romalı askerî sınıf maaşlarını tuzla alıyorlardı. Dolayısıyla günümüzde İngilizce salary kelimesi Latinceden gelmiştir. Maaş kelimesi sallus, yani tuzdan gelir. Çünkü para yerine tuz verilirmiş. Bunu Plinius söyleyince uzun yıllar boyunca insanlar, 'Tuzdan geliyor ve tuzun ne kadar önemli bir şey olduğunu düşünün ki para yerine insanlar tuzla maaş alıyor' diye düşünülüyordu. Ama günümüz tarihçileri bu tuz hikâyesini Plinius'un uydurduğunu ya da eskilerde bir yerde duyup da not ettiğini düşünüyor. Aslında tuz tabii ki önemli ve insanlar belki de o dönemin parasını alıp tuz alıyorlardı. Çünkü tuz gıdanın bozulmasını engelliyor. Buzdolabı çağından önce belli şeylerin prezerve edilmesini, turşu yapımını vesaire sağlıyor. Dolayısıyla hem koruma amaçlı hem de sağlık amaçlı çok önemli bir şey."