Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği TÜKD Bursa Şubesi bursiyerleri yararına Koza Kültür Sanat ve Doğa Derneği katkılarıyla Uğur Mumcu Sahnesi'nde oynanan Muzaffer İzgü'nün "Sınır" oyununu izlerken savaşın anlamsızlığı ve acımasızlığı bir kez daha yüzümüze çarptı.
Yönetmenliğini Kekil Şimşek'in üstlendiği oyunda oyunun kahramanı olan iki asker Yuan ve Mati'yi Mehmet Onur Yavaş ve Serkan Çağrı Taşdemir canlandırdı.
Oyunun adının SINIR olduğunu bilmeme rağmen oyun boyu içimde hissettiğim sızı, oyunun adının da SIZI olacağına hükmetmiş olmalı ki paylaşımlarımda oyunun adını "sızı" yapıverdim. Sonra düzelttim tabii. Düzelttim de, içimin sızısı dinmedi...
Oyunun sonunda TÜKD Bursa Şubesi Başkanı Sibel Özbudak oyunun yönetmeni Kekil Şimşek ile oyuncular Mehmet Onur Yavaş ve Serkan Çağrı Taşdemir'e birer teşekkür belgesi takdim etti. Daha sonra TÜKD Yönetim Kurulu üyeleri, Koza Kültür Sanat ve Doğa Derneği ve TÜKD bursiyerleri hep birlikte bir fotoğraf karesinde ölümsüzleşti.
Nevinyalı ile Sevinyalının Öyküsü
Oyun, sınırda devriye gezen iki askerin diyaloglarından oluşuyordu. Biri Nevinya ülkesinin askeriydi, diğeri Sevinya'nın. Sınırda onlardan başka kimse yoktu.
İki asker sohbet ediyor, çamaşırlarını birbirinin siperinde kurutuyor, birbirlerinin sırtını kaşıyor, şarkılar söyleyip danslar ediyor, yiyeceklerini, içeceklerini, sigaralarını paylaşmakla kalmıyor, hayatlarını, anılarını, özlemlerini, ideallerini de paylaşıyordu. Bazen etrafta dolaşan kuçu kuçu gibi onlar da birbirlerinin tarafına geçiyordu. Kimse kuçuya bir şey sormuyordu, peki ya onlara neden soruluyordu?
Bir seferinde Mati tüfeğini temizlerken Yuan'ın harbisini kullandı da, hallerine güldüler. "Seninki eski, bu daha iyi temizler!" deyip uzatmıştı harbisini Mati'ye Yuan. Komikti evet. Trajikomikti...
O tüfek belki de onu öldürecekti...
"Allah bizim yanımızda!" dedi Yuan. Mati de ona "Allah hem sizinle hem bizimle" dedi.
Evet, muharebeye başlarken herkes Allah'tan yardım istiyor, herkes Allah'a yalvarıyor, herkes Allah'a dua ediyordu.
Sonuçta binlerce Allah yoktu. Allah tekti ve acaba kimi seçecekti? Yoksa "İyi olan kazansın!" mı diyecekti?
Galiba herkesin içinde kendi Allah'ı yaşıyordu...
Mati bu gerginlikte daha gerçekçi, biraz da ümitsiz davranırken Yuan hâlâ savaşın biteceğinin, terhis olup karısının koynuna gireceğinin, çoluk çocuğa karışacağının hayalini kuruyordu.
"Bizi terhis etmeyecekler!" dedi Mati Yuan'a...
Yuan Mati'yi öldürme derdindeyken, Mati ona eğer kendisini öldürürse katil olacağını söyledi.
Lakin ne acı ki savaşta katil değil, kahraman olunuyordu.
İki "düşman" arkadaş bir ara arkalarında duran göğsü teneke madalyalı, omzu bol pırpırlı komutanlarının asık suratlarını, patlıcan burunlarını, kepçe kulaklarını görmemek için portrelerin üzerini örttüler. Biliyorlardı ki her pırpır, her madalya bir can alış demekti.
Onlar birbirlerine kıyamadılar.
Ne vardı ki savaşacak... Şöyle neşe içinde yaşamak varken...
Savaşın kazananı olmaz!
Tarihe kazınan, kiminin hanesine büyük zafer, kiminin hanesine büyük yenilgi olarak yazılan savaşlarda yüzyıllardır gencecik insanlar öldü. Sevdiğine kavuşmak isteyen, öğretmen olmak isteyen, çiftçi olmak isteyen, yazar olmak isteyen, hepsi bir yana, sadece yaşamak ve büyümek isteyen gençlerdi onlar.
Büyümez ölü çocuklar mı dediniz? Haklısınız. Onlar hiç büyümedi. Büyüyünce ne olacaksın sorusu onlara sorulduysa da cevapları havada asılı kaldı.
Kimsenin doğru düzgün yenişemediği ve çamur içindeki siperlere sıkışıp kalan Birinci Dünya Savaşı'nı Alman bir askerin ağzından anlatan "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" kitabını hatırlarsınız. Gençleri savaştan soğutuyor diyerek toplatılan kitapta Erich Maria Remarque, Alman askeri Paul'ün duygularını anlatırken içiniz sızlar.
Paul sadece Paul değildir. Adı ne olursa olsun savaşlarda ölen milyonlarca gençtir...
Çanakkale'de, Sarıkamış'ta, Sakarya'da tertemiz alnından vurulmuş yatan yüzbinlerden biridir. Onlar, yüzü gözü dağılmış, kolu bacağı kopmuş, insanlık onuru yerle bir olmuş, hayal kurmaya dahi mecali kalmamış, yaşamak için öldürmesi gerektiğini söyleyen "büyükler"in, eline silah tutuşturduğu yeniyetmelerdendir.
Oysa Kırkpınar'da güreşen pehlivanlar gibi "büyükler" çıksa şöyle bir meydane, olsa hepsi birbirinden merdane, bir de er meydanında görsek kendilerini.
Kim haklı kim değil meselesi değil mesele. Sorunlar daha çok insan öldürerek değil, masada çözülür. Masayı devirmek ve masadan kalkmak iş değildir. Çünkü eninde sonunda o masaya oturulur. Masaya oturana kadar geçen sürede ise binlerce Paul can verir...
Birinci Dünya Savaşı ve devamında Kurtuluş Savaşı henüz iki nesil arkamda, İkinci Dünya Savaşı ise bir nesil arkamdayken, dünyanın aklını başına toplayıp sessizleştiği günlerde büyüyen biri olarak geldiğimiz duruma bakıyorum da, bu sessizliğin fazla uzadığını düşünenlerin dünyayı tekrar ateşe atmaya çalıştığını görüyorum.
Yaşını başını almış ama aklını başına almamış adamların (ya da BİR-İKİ adamın) savaş çığlıkları atarak "Burayı da alacam, burası da benim olsun, burayı da istiyorum!" diye tutturması, ona höt buna zöt demesi, uluslararası ilişkileri bam bam bam yürütmesi, büyük bir kibir ile onu bunu aşağılaması tarihe bakalım nasıl geçecek.
Geçmişten ibret almayan, öngörüsüz, insafsız, çıkarcı, sömürgeci, hırslı, aklı öncelemeyen bir anlayış ile daha çok can heba olup gider.
Kendimizi bir anda içinde bulduğumuz Siber Çağ'da savaşlar eskisi gibi mi olacak, yoksa insanlar teknoloji marifetiyle bir anda ve sessizce mi yok edilecek bilmem...
Bildiğim fazlalaştığımız, dünyaya sığamadığımız ve huzurla yaşayamadığımızdır.
Yani bu anlayıştan asla terhis olamadığımızdır!
29 Ocak 2026 / C.E.Y.





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder